Bugün muhafazakâr camianın, kültürel/bilimsel iktidarı elinde tutanların hegemonyasında maruz kaldığı durum; adeta bilimsellik adı altında azarlanmanın, aşağılanmanın estetikleştirilmesi durumudur. Bilimin bu şekilde toplumun bir kesimine parmak sallamak için araçsallaştırılması bilime yapılan en büyük ihanettir de aynı zamanda…
‘’İyi şarkıların kötü hatıralara ihtiyacı vardır.’’ denir. Bu ülkenin yerli unsurlarının da kendi türkülerini söyleyebilmesi için bilimsel, kültürel alana çöreklenen bilimsellik tiranlığının yan sanayi batılı aydınlarının kötü hatıralarına ihtiyacı varmış, demek ki… 

Dün birçok internet sitesinde bir haber aktarıldı. Haberlerde, Prof. Dr Üstün Dökmen’in Sakarya’da Serdivan Rehberlik ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü’nün düzenlemiş olduğu bir programda "Nasıl bir pilot sarhoş olmamalı, bir Hristiyan psikolog haç takmamalı ise; Rehberlik Öğretmeni de Başörtülü biri olmaz! meslek icra edilirken İnşallah, Maşallah, Hayırlısıyla gibi cümleler sarf edilmemelidir!" dediği aktarıldı.

Eğer haber doğruysa bir profesör böyle bir ifadeyi neden kullanır? Sorusunun cevabını; eleştirel akılcılığın bilimi temellendirmesine isyan eden ve bilim felsefesi alanında anarşist bir yaklaşım getiren ’’Akla Veda’’nın öncü isimlerinden Avusturyalı bilim felsefecisi Paul Feyerabend ‘’Bilimin Tiranlığı’’ isimli eserinde şöyle vermiş: ‘’Sistematik bir sunum, fikirleri yetiştikleri topraktan söker ve yapay bir model içinde düzenler. Bu model nüfuzlu insanları memnun ederse, onun hakkında kitaplar yazacak, üniversite programlarında okunmasını sağlayacak, sınavları ona göre düzenleyeceklerdir; böylece model çok kısa süre içinde gerçekliğin ta kendisi olacaktır. Modeli bilmeyen, ama adını duyan insanlar, bir şeyler kaçırdıklarından şüphelenecektir. Popüler yazarlar modeli basit sözcüklerle açıklamaya soyunur, örüntüyü icat eden kahramanlar hakkında filmler yapılır; her boyda ve şekilde ikon, ayak takımına gerçekte ne kadar az şey bildiklerini ve ne kadar çok şeyi öğrenmek zorunda olduklarını hatırlatır.’’

Feyerabend, bilim çevrelerinin hoşlarına gitmeyen her şeyi değersizleştirmek için önyargı kalkanının ardına sığındıklarını iddia eder. Bilim insanlarının ya devlet memuru ya da özel sektör çalışanı olduğunu; birincisinde devlete, ikincisinde de çalıştıkları sektördeki programlara, eğilimlere ve modalara uyum sağlamaları gerektiğini vurgular. Bilimsel çalışmaların, hassas müzakerelerin sonucu uzlaşma içeren politik belgeler olduğunu, her kamusal kişiliğin olduğu gibi bilim insanlarının da bu gerçeklikten bağımsız hareket edemediğini öne sürer.

Alper Görmüş ise; 13.07.2012 tarihinde ‘’Nokta’’ dergisindeki makalesinde,Türk siyasetinin modern, seküler, sol yanında yer alan figürlerin ‘’bilimsel’’ kelimesine düşkünlüklerinden bahisle; ‘’Bilimsel’’ kelimesini inandıkları pozitif değerlere bir işaret olarak uhdelerinde tutmalarının yanında sekülerleşmemiş, yani kendilerine göre hurafelerden temizlenmemiş kesimleri azarlamak, için bir sopa olarak kullanımına atıfta bulunur.

''Bilimsel sendikacılık'' yaptıklarını söyleyen sendikacıların, ‘'bilimsel eğitim'' isteyen öğrencilerin ve öğretim üyelerinin, ‘'bilimsel siyaset'' için tavana baskı yapmasını isteyenlerin hem bu sopayı kullandıklarını vurgular…

Kaan Arslanoğlu’da ‘’Yanılmanın Gerçekliği’’ kitabında; ‘’Bilimselliğin bir sopa olarak kullanılması sorunu, günümüz tartışmalarında üzerinde durulan noktalardandır. ’’Bilimsel’’ dendi mi akan sular duruyor. Bu söz bir kalkan gibi kullanılıyor. Yanlışlığa varan keyfiliğin kalkanı. Peki ama bilimsellik ‘’bilimselliği kendinden menkul şeyhlerin kerameti gibi bilinmezlikle mi örtülü?’’ diye soruyor.

Bilim toplumsal bağlamından çıkarılıp kutsanıyor ve toplumun üzerinde neyin yanlış neyin doğru belirleyen bir sopa olarak sallanıyor.

Yunan mitolojisinde yolcuları soyan Prokrustes adında bir hayduttan söz edilir. Bu haydudun iki demir yatağı varmış; soyduğu yolcuları bunlara yatırır, boyu yataktan uzun olanların ayaklarını keser, kısa olanları da çekip uzatırmış.

Beşir Ayvazoğlu’nun ifadesiyle; Türk aydınları da Tanzimat’tan itibaren Prokrustes rolünü benimsediler ve toplumu kendi kafalarındaki modele göre kesip biçerek değiştirmek, dönüştürmek istediler. Hem de hoyratça, saygısızca. . . Hemen her kesimden aydınlar totaliter ve otoriter eğilimler taşıyor, kafalarındaki soyut milleti yüceltirken somut halkı küçümsüyor, aşağılıyorlar…

Bugün muhafazakâr camianın, kültürel/bilimsel iktidarı elinde tutanların hegemonyasında maruz kaldığı durum; adeta bilimsellik adı altında azarlanmanın, aşağılanmanın estetikleştirilmesi durumudur. Bilimin bu şekilde toplumun bir kesimine parmak sallamak için araçsallaştırılması bilime yapılan en büyük ihanettir de aynı zamanda…

‘’İyi şarkıların kötü hatıralara ihtiyacı vardır.’’ denir. Bu ülkenin yerli unsurlarının da kendi türkülerini söyleyebilmesi için bilimsel, kültürel alana çöreklenen bilimsellik tiranlığının yan sanayi batılı aydınlarının kötü hatıralarına ihtiyacı varmış, demek ki…

 

Celal DEMİRCİ

celaldemirci@gmail.com

https://twitter.com/celaldemirci

https://www.facebook.com/celaldemirci4