Yeni Eğitim-Öğretim yılının açılışı vesilesiyle MEB Bakanı Ziya Selçuk, eğitimcilere EBA üzerinden seslendi. Eğitimcinin öneminden eğitimin geçirdiği dönüşüme, eksikliklerden yapılması gerekenlere dair geniş ölçekli bir değerlendirme oldu konuşma. Eğitim mevzusu ile ilgili olan birisi olarak konuşmanın katılmadığım kısmı yok denecek kadar az olduğunu söylesem yeridir. Ancak neredeyse tümüne katıldığım bu konuşmanın sadra şifa bir konuşma olduğunu söylemem hilaf-ı hakikat olacak. Ziya Selçuk'un konuşmasında en çok katıldığım kısım, eğitim mevzusuna ilişkin bunca doğru ve güzel şeyi söylediği bir noktada mealen ‘… seri üretim almış başını gidiyor.... Kitlesel eğitim düzeneği içerisinde bunları nasıl yapacağız oda ayrı bir konu' diye hem itirafta bulunduğu hem de iç geçirdiği kısımdı. Ancak cılız bir şekilde dile gelen itirafa/iç geçişe yol veren kitlesel eğitim gerçeği sıradan bir tanımlamayı değil bugün eğitim dolayımında konuştuğumuz egemen literatürün büyük bir kısmını atıl ve anlamsız kılacak bir faktörü ifade ediyor. Zorunlu eğitim, kitlesel eğitim mevzusu tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ilgi çeken, merak uyandıran bir mevzu değil. Dünyada üne kavuşmuş kimi zorunlu eğitim karşıtı figür ise neredeyse küresel sistemce birer fantezi arayıcısına dönüştürülmüş, hayalperest meczuplar olarak değerlendiriliyorlar. İllich, Baker, Tolstoy, Freire, Gato vs. eğitim muhabbetinde bilinen ama söyledikleri çok önemseniyormuş havası verilip layıkıyla kulak arkası edilen eğitim düşünürleri.

Ziya Selçuk, modernleşme serüveninin ayrılmaz bir parçası olan modern eğitimin Osmanlı'dan başlayıp Cumhuriyet’le muhkemleşerek devam ettiğini iyi bilen eğitimcilerimizden. Bugüne değin eğitim sistemimiz içerisinde görev alan, sorumluluk üstlenen pek çok önemli figürün yer aldığını biliyoruz. Bizler ne bakanlık teşkilatı ne de eğitim kamuoyu olarak seleflerimizden daha kaliteli, daha iyiniyetli, alana ilişkin formasyonu daha yüksek veya ilgi, alaka ve motivasyon olarak daha iyi durumdayız. Tersine Kurtuluş Savaşı koşullarında toplanan Telif ve Tercüme Heyeti ile Heyeti İlmiye toplantılarına katılan Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, A. Hamdi Akseki, Fuat Köprülü gibi üst düzey isimlere baktığımızda ve şüphesiz bu kişilerin alana ilişkin yaklaşım, analiz ve tasavvurları dikkate aldığımızdaa bugünle kıyas kabul etmez nitelikte olduğu ortadadır.

Ancak bu önemli figürlerin büyük emek ce gayretle destek verdikleri düzenin performansından neyin sadır olduğunu da bittecrübe biliyoruz. Bu tecrübenin niçin böyle olduğuna ilişkin kimi zaman araç, kimi zaman personel, kimi zaman motivasyon, kimi zaman yöntem-teknik mevzusunu ileri sürdük. Lakin tüm bu alanlarda uluslararası ölçekte bir seviye tutturduğumuzu rahatlıkla söylemek mümkün! Ne emsallerimizden araç gereç noktasında bir eksiğimiz var, ne personel yetersizliğimiz telafisi mümkün olmayan noktada, ne donatım, ne de yöntem-teknik kısmında gerideyiz. Küresel dünyanın alana ilişkin repertuarında ne bulunuyorsa aşinayız, ülkemize transfer etme noktasında da başarılıyız.

‘Başarısızız’ şeklinde ifade ettiğimiz ve başarısızlığımıza gerekçe olarak ileri sürdüğümüz yani ‘iyileştirdiğimiz takdirde eğitim mevzusundaki durumumuz iyileşecek’ şeklinde yaptığımız tüm planlamalarda esas itibariyle başarılı olduk. Yani araç gereci temin ettik, personel niteliğini ve sayısını arttırdık. Bugün sitemde lisan mezunu olmayan öğretmen yoktur ve ya yok denecek düzeydedir. Hatta pek çok öğretmenimiz yüksek lisans, doktora düzeyinde eğitime sahip. Fiziksel imkânlar artmış, bilginin artışı ve dolaşım hızıyla paralel şekilde yöntem-teknik kullanıyoruz. Dikkat edelim, başarısızlığımızın çözümü olarak ileri sürdüğümüz düzenlemeleri başarıyla hayata geçirmiş durumdayız. Değişmeyen şey eğitim mevzusundaki başarısızlığımız, alana ilişkin memnuniyetsizliğimiz.

Memnuniyetsizliğin, başarısızlığın giderilmemiş olması bizi, MEB’i, eğitim kamuoyunu zaten çözüm kataloğunda listelenmiş malum kalemlere götürüyor: Problem ya araç-gereçte, ya müfredatta, ya personelde, ya da yöntem-teknikte! Oysa yaşadıklarımızdan ders alma, yenilgilerimizden öğrenme zorunluluğumuz olmalı artık. Küresel ölçekte kurulan denklem, hayata geçirdiğimizde sonuç vermiyorsa -ki vermiyor ve sadece bizde değil tüm dünyada böyle- o zaman denklemi tartışmak durumundayız. Bugün yürürlükte seyreden denklem de zorunlu eğitim-kitlesel eğitim denklemidir.

Bu denklemin içerisinde kalarak gerçekleştireceklerimizin ne olacağını kestirmek için iki yüzyıllık modern eğitim maceramıza bakmamız kâfidir. Aynı düzeneği, aynı sistematiği sürdürüp farklı sonuçlar çıkacağını beklemekten vazgeçelim. Sistemik sorunları arzularımız, beklentilerimiz, öyle olmasını ummamız üzerinden aşamayız. Sistemik sorunları oluşturan yapıyı çözümlemek ve yapının gerçekliğine uygun çözümler üreterek aşabiliriz. Eğitim mevzusu pro-vatandaş olarak görülen ve yetişkinliğe ulaşmak üzere araçsal bir konum olarak yapılandırılan çocuklukla mukayyet bir husus değil elbette. Gökalp’in ifadesiyle yaygın ve organize şeklinde genel ayrımla değerlendirebilecek ve toplumsal hayatımızın varlığı ve niteliği ile doğrudan ilintili olan bir husustan bahsediyoruz. Eğitimin teknik bir aktarım olduğu kandırmacasına çekince koyalım. Eğitim pedagojik olmaktan önce kültüreldir ve de politiktir. Hele hele zorunlu eğitim-kitlesel eğitim pür politiktir. Gramsci, Althusser, İllich, Bourdieou, Spring, Gato gibi pek çok düşünür mevzunun nasıl bir ideolojik aygıt, nasıl bir hegamonya tesis aracı olduğunu açıklıkla serimlemiştir.

Bu vesileyle yeni bir eğitim-öğretim yılının başlangıcında Türkiye açısından maarif mevzusunun birincil gündemi küresel denklemin yapıbozuma uğratılmasıdır.  Zorunlu-kitlesel eğitimin hem ülkeler, hem de toplumlar açısından büyük bir kapan, bir kapatılma, insandışılaştıran bir hüviyet arz ettiğini görmeliyiz. Memnuniyetsizlik, başarısızlık olarak gördüğümüz çoğu şey, öğrencilerin başarısızlığından ziyade bu küresel formun, sistemin ve bakanlığın başarısızlığıdır. Sosyal hayatta, hayat kurma becerisi gelişkin insanlar; zaman, mekân, ilişki düzenlemesi keskin şekilde yapılmış bir yerde başarısız oluyorsa, o zaman hesap sorulması veya başarısızlık etiketiyle etiketlenmesi gereken bu bireyler değil bu bireylerin de insicamını bozan yapı olmalıdır. Durumumuz her türlü araçla hayata geçirilmeye çalışılan ve kendisi enkaza dönüştüğü gibi toplumu da enkaza çeviren Sovyet deneyimini anımsatıyor bana. Komünizmdeki ısrardan Sovyetler 90’larda vazgeçtiler. Fazlasıyla maliyetli olsa da yanlışta ısrar etmekten vazgeçildi. Zorunlu eğitim faslında ise yanlış ve eksik yukarıda söylediğim gibi bu yapıdan başka her şeyde aranıyor. Maalesef Ziya Selçuk, konuşmasında zorunlu-kitlesel eğitime ilişkin esaslı vurguyu yapsa da konuşmanın seyrine ve bütününe baktığımızda mevcut yapıya mahkûmiyetimizi teyit etmeye devam etti. Oysa kurtuluşumuz cılız ve çekingen şekilde dile gelen o göndermedeydi. Açılacak yeni eğitim-öğretim yılımız bu tartışmanın yapıldığı bir yıl olması temennisiyle ülkemiz için hayırlı olsun.

Abdulbaki DEĞER

ÖZGÜR EĞİTİM-SEN GENEL BAŞKANI