ajanskamu @ gmail.com

Eğitim, kadim zamanlardan günümüze insan ve topluluk için anlamı ve mahiyeti dönüşerek devam eden bir süreci imler. Eğitimin toplumsal konumlandırılışı itibariyle modern zamanlarda, geçmiş tüm zamanlardan farklı hatta radikal bir dönüşüm geçirdiğini belirtmeliyiz. Bauman’ın “modernliğin gündoğumu” ya da “katı modernlik” olarak adlandırdığı dönem eğitimin toplumsul açıdan bir iktidar pratiği olarak adeta geçmişte tanık olunmadığı biçimde nasıl formatladığına dair örnekler içerir. Tam da bu dönemin ekonomi- politiğinin gerekleri üzerinden iktidarın toplumu inşa ve imal gayesinin bir enstürmanı olarak eğitimin işe koşulduğuna tanıklık ederiz.

Hükmetme alanın topraktan nüfusa kaydığı modern zamanlarda ulus-devletin yükselişi ile fabrika bacalarının yükselişi eş anlıdır. Bunların bir adım gerisinde ise modern zamanlarının düşünsel evrenini çerçeveleyen Aydınlama düşüncesi yer almaktadır. Dolayısıyla Aydınlanma düşüncesi, ulus-devlet ve sanayi devrimi Bauman’ın sözünü ettiği modernliğin katı halinde, toplumsal formasyonun mahiyetini belirleyen parametrelerdir.

Bu dönem bir yandan modern iktidarın tecessüm etmiş hali olarak tarihe giren ulus-devletin diğer yandan sanayi devrimi ile ivmelenen yeni üretim biçiminin siyasal ve ekonomik düzeneğe uygun insanı yoktan var etme arayışını ortaya çıkaracaktır. Önceleri dinin uhdesinde sürdürülen eğitim faaliyetleri bir anda siyasal bir ödeve ve ekonominin acil ihtiyacına cevap verecek yegane çözüme dönüşecektir.

Modern öncesi dönemde toprağın egemenliğini ele geçirerek iktidar kurmak erken modern dönemde nüfusa istendik davranışlar kazandırarak yönetmek biçimini alacaktır. Feodal Beylerinden kurtulan köylülerin kentlerde büyük kalabalıklar olarak boy göstermelerinin ardından onların yeni kazandıkları vatandaş / işçi kimliği ile kontrol ve terbiye edilmeleri için dönemin aydın ve siyasetçileri tarafından cazip bir yol bulunacaktır: Eğitim!

Fransız düşünür Michel Foucault’un da altını çizdiği okul - fabrika arasındaki anolojiye imkân veren yapısal ortaklık bu dönemde tesis edilmiştir. Nasıl ki fabrikada bant sistemi içerisinde çeşitli fasılalardan geçerek aynı anda çok sayıda ve tek bir biçimde standart olarak imal edilen bir mamul mümkün olabiliyorsa, insanlar da benzer bir bant sistemine entegre edilerek makbul vatandaşlar haline getirilebilirler. Hem iktidarın arzu ettiği ideolojinin taşıyıcıları hem de fabrika bacalarının tütmesini mümkün kılmaya yetecek teknik becerileri aynı anda aynı yerde kazanabilirler. İşte bu varsayım kadim dönemlerden farklı olarak modern dönemde eğitimin konumlandırılması ile sonuçlandı.

Eğitimin önemine yapılan vurgunun eğitimin devletleştirilmesi ile eş zamanlı olarak artması, bu açıdan üzerinde durulması gereken bir husustur.

Zorunlu eğitimin yaygınlaşması, toplumu adam edecek cazip görülen yol olarak eğitimin modern karakterini şekillendirirken modern iktidarlar açısından ihmal edilmeyecek bir seçenek olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.  Öte yandan modernliğin bir form olarak tüm Avrupa-dışı için de tek seçenek olarak temellük edilmesi eğitimin modern kabuller ile küreselleşmesiyle neticelenmiştir.

Ne var ki epeydir yeni bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu gösteren güçlü emareler bulunmaktadır. Bu yeni durum farklı adlandırmalar içerisinde tartışmalara konu olmaktadır. Kimileri için modern / postmodern kimileri için sanayi toplumu / sanayi-ötesi toplum kimileri için ise katı modernlik/ akışkan modernlik olarak isimlendirilmektedir. İsimlendirme ne olursa olsun tartışma götürmez biçimde gözlemlediğimiz ise moderliğin gündoğumunda belirleyici olan parametrelerin bugün yeni durum ile ortaya çıkan sorulara ve sorunlara cevap üretmekte yaşadıkları yetersizliklerdir. Buna bağlı olarak bu parametrelerin refakatinde inşa edilen kurumsallıkların yaşadığı kriz halidir: Devlet, iş, aile, eğitim... Birer kurum olarak her biri yeni durumdan kaynaklı meydan okumalar ile karşı karşıyadır.

Bu kriz halini anlamak ve krizi derinleşen unsurların bugünkü varlıklarını borçlu oldukları modern geçmişleri ile bağ ve bağlantılarını ortaya koymamız gerekiyor.

Var olanı sadece betimleyen değil açıklayan ve eleştiren bir gözlemci olmamız gerekiyor. Bu ise hikâyenin doğuşundan, konusundan haberdar olmak gibi bir sorumluluğumuz olduğu anlamına geliyor.

Bunları niye hatırlatıyorum?

Çünkü; hikâyeyi bilmezsek tıpkı bugün olduğu gibi kof retoriğin edilgen alıcıları oluruz!

Uygunsuz senaryonun ucuz figüranları oluruz!

Her gördüğümüz sakallıya dede diye sarılırız!

Sonra bir sürü saçma şey yaparız!