ajanskamu @ gmail.com

     Köylü anneler; hani şu insan doğuran, dört yanı hüsran, dört yanı hüzün, yalan ve yanık bir türküde kederi içimize dolan. Ya ekmek yaparken görüyorum seni, ya koyun sağarken taşlı, dikenli yamaçlarda. Ya da bir avuç boğazın yükünü taşırken omuzlarında.

       Köylü anne, şahidim küçüklüğüne de ve gözümün önünde büyürken git gide kırılganlığına, incinmişliğine de. Yuvadan erken ayrılma tedirginliğini, sokakta pervasızca hırpalanma korkunu, ben bilirim köylü anne. Dışarıda dayanılmaz çimen kokusu, sende içindeki çocuğu büyütme korkusu, can mı dayanır, yürek burkulur ve kendinden kaçarken bir öğretmen, kendine yakalanır.Alıp başını gitmenin ihanet, kalmanın sadakat olduğunu senden öğrenir.

      Keşfedilmemiş bir sevda girdabında görürüm seni bazen ya da yazılmamış efkârlı satırlarda. Kalbine kurşun gibi saplanırken acı, keder, çınlayan sesinle irkilirim yarı uykudan ve anlarım ancak anne, inleyen bir ney, anne, hicranda yumak, gözleri buğulu, nemli, kaderidir ocaklar gibi yanmak ve hüzünle eser onun ikliminde rüzgar.

     Kapanır yatağına, çaresizliğine ağlarken, yarası kabuk tutmuş, saçlarına kına yaktığı günden beri hasretini çeker, yırtarak yaşamın yüzünü, doğurduğu canın. Sonra yoksulluğun ağır, can dayanmaz fukaralığına uzanır toprak kokan elleri. Pamuk tarlalarında güneşi toplarken de anne, sıtmaya tutulan yavrusuna suskun ve tövbeli buyun eğerken de. Kan kırmızı domatesi ellerken de anne, yırtık bir çadırı eve dönüştürürken de. Kendi memleketinde de anne, yaban ellerde mor koyunu burnunda tüterken de.

     Köylü anne, bana düşen seni yazmak, yazmalıyım duman altında buğulu gözlerle ekmeğe kutsal saygını. Yazmalıyım, bir çocuğun elini tutuşunu, eve dönerken heyecanla bekleyişini. Yazmalıyım seni, suyun tadı gibi doyumsuz bir öpüşünü. Ben yazarken seni, ya gamzeli, mağrur sesin düşer kulaklarıma, ya da gözlerime dolanır simanda alacakaranlık endişen. Köylü anne, bilirim her mevsim sana ayrı bir ızdırap, her mevsim ayrı bir dokunuş sende. Adın cehalete çıkmışsa ben utanırım, adın yer yurt bilmeze çıkmışsa içimdeki yaram büyür. Bilirim, sen derdini ak sayfalara dökersen, bir tarih utanır, bir nesil uyanır, yeniden dirilir. Ama, ela gözlerinde akıtman yazıldı sadece, ya da ellerinle saçımızı, sesinle ruhumuzu okşadığın.

      Sen gözümün dilini bilen, sormadan dinleyen, söylemeden anlayan anne, sesimi duyarken titrek titrek bir yük biner mutluluğun yamacına. Cenin mavisi, nehirlerin sesiyle dolar sesin. “Uyusun da büyüsün” deyişin kulağımı tırmalar, kokun turuncu turuncu yayılır şakaklarıma. Sana her yazdığımda, ya acım dinmiyor, ya sevgim coşuyor, tıpkı sen gibi.

      Sana her yazdığımda kalemim utanır, dolar gözlerim, içim burkulur. Çaresizliklerin dokunur can evime, menekşeli bir gülümseme gelir yerleşir dudaklarıma. İçimde bitimsiz bir ilk yaz tomurcuğa sarılır, çıkmaz sokakları yitiririm.

       Her ağlayışında öfken buluta tutunur, seller yağdırır gecikmiş bahar dallarına hazırlıksız, insafsız. Çünkü ben anneyim dediğin, daha yağız ömründe toprağa beş fidan verdiğin.Tutkunum sana anne, sadakatliğine, itaatkarlığına ve hayranım, ben kanarken, ellerin ellerimde, sevdalı bir elin ilk kez değmesi tende, yorganı üstüme örttüğünde.

      O, sevgiye muhtaç, çaresiz. O, sevgi yağmuru yağdırır sağanak sağanak. O, her mayısın ikinci pazarlarında babalardan dayak yiyen, resmi zulamızda saklı, hataları göğsüne madalya gibi dizilen ve derin bir yara gibi saklanan yokluktan var ettikleri. Sesinde keder, yüreğinde merhamet, düşündükçe seni, ılık ılık bir rüzgar ruhumdaki isyanı okşar. Derinliklerimde tutuşturulmayı bekleyen alevler kıvılcımlanır.

      Yeni sözler söyleme zamanı geldi artık, onlar zehrini emerek beslendiği yalnızlıkların annesi. Onlar alın yazımızın tek okunaklı yeri, sevdası akar saplanır gecenin kalbine. Onlar alnı açık, yaşlananlar. Onlar, doyulmadan güzelliğine, doğmadan, doğurmadan ölendir fukaralıktan.

       Onlar birer köylü anne, boğaz doyuran, acı vurduğunda yüzlerine, suskun birer can.

 

İbrahim KAYA