ajanskamu @ gmail.com

Neil Postman 17.yüzyıla kadar bir aletin bir kültüre girişinin iki sebebe bağlı olduğunu söyler. İlki bir ihtiyaca cevap vermek. İkincisi sanatın, politikanın, efsanelerin, ayinlerin ve dinin sembolik dünyasına hizmet etmek. Postman, her iki durumda da aletlerin kullanımına sunuldukları kültürün itibarına ve bütünlüğüne saldırıda bulunmadıklarını belirtir. Fakat bu durumun epey bir zamandır kültürün aleyhine değiştiğini söyler. Bu durumun modern dönemde vardığı trajik eşikte ise bizleri uyarır. Postman'ın ikazı şudur: Yeni bir teknoloji ne bir şey ekler ne bir şey çıkarır. Her şeyi değiştirir.

Televizyon ile birlikte internetin de dâhil olduğu teknoloji ile etkileşimimizde ilişkiyi; bir +1 ya da -1 görme eğilimindeyiz. Postman ise dikkatimizi başka yöne çekiyor. Bunun basit bir toplama çıkarma hadisesinden ibaret olmadığını, daha büyük bir anlamı olduğunu söylüyor.

Televizyonun üst-ideolojisinin eğlence olduğunu söyleyen Postman, televizyonun herhangi bir içeriği, ayrıma gitmeksizin “eğlencelik”  kılarak forma soktuğunu ve ancak o şartla sunduğunu belirtir. Televizyonun da parçası olduğu teknolojiye dair başka bir yerde yaptığı değerlendirmede ise şunu söyler: “Yeni bir teknoloji ne bir şey ekler ne bir şey çıkarır; her şeyi değiştirir.”

Postman, “Teknopoli” isimli çalışmasında yeni teknolojilerin 3 şeyi temelden değiştirdiğini iddia ediyor: Birincisi; İlgilerimizin yapısını (hakkında düşündüğümüz şeyleri) değiştirmektedir. İkincisi; Sembollerimizin özyapısını ( düşünce vasıtalarımızı değiştirmektedir) değiştirmektedir. Üçüncüsü; Toplumun doğasını (düşüncelerin geliştiği arenayı ) değiştirmektedir.

Postman, teknolojik araçlar sayesinde kaç kişiye ulaşacağı ile zihnini meşgul eden din adamının asıl soruyu es geçtiğini düşünür. Soru şudur: Yeni bir teknolojik araç, din, mabet ve hatta Tanrı kavramlarıyla kastettiğimiz şeyleri hangi anlamda değişikliğe uğratacaktır?

Öte yandan bu simülasyonda gündelik haberler de tarihin yok olmasına hizmet eden en etkili tezgâhtır. Ekonomi-politik nasıl değer yaratmaya yarayan devasa bir tezgâhsa haber sisteminin tamamı da gösterge niteliğine sahip olay üretmeye yarayan bir düzendir…

Baudrillard'ın haberler üzerinden kurduğu hat genel olarak televizyon ve internet ile ilişkilendirilebilir. Birbiri ardına ekrandan akan haber programları, şovlar ve sayısız görüntü sahneye konulması ve kodlanmış bir görüntü silsilesine indirgenmesi mümkün olmayanı da sunma vaadindeler. Göstergelerin fütursuzca salındığı televizyon ve internet gerçeklik kaybını derinleştirdi.

Büşra Nur Çalar’ın çok konuşulan, üzerine yazılar yazılan ve sosyoloji dersleri verilen mevlidine gelince... Yukarıda çerçevesi ve kaidesini anlatmaya çalıştığımız cangılın içinde bir toz zerreciği mesabesinde esasında.

Burada problem, dindarlığın üst –ideolojisi “eğlence” olan başta televizyon ve internet olmak üzere teknoloji ile etkileşimi neticesinde ortaya çıkan manzara. Manzara “gösterişçilik” ile birleştiğinde rahatsız ediyor haliyle.  Evet, Ahmet Hakan’ın dediği gibi ortada “rüküşlük” var.

Fakat “rüküşlük” dindar çevreye mensup birisi tarafından icra ediliyorsa kamusal alanda tarife farklı uygulanıyor. Burada da bir ikiyüzlülüğün olduğu aşikâr.

Başka türlü değerlendirmelere de konu oldu söz konusu mevlit.

Mesela Tayfun Atay’ın T24’te yayımlanan yazısını okudum.

 “Büşra’nın 'mevlit-şov'u”, başlıklı bir yazı.

Baudrillard üzerinden bir okuma yapıyor Atay. J. Baudrillard’ın “simülasyon” kavramıyla gerçeklik kaybını, Büşra’nın görüntüleri üzerinden detaylı biçimde yorumluyor. Hatta görüntüleri mevcut siyasi aktörler ile ilişkilendiriyor. Popüler kültür üzerine eleştiri yazıları ile tanıdığımız Atay’ın müktesebatını bilmesem “gerçeklik kaybı”nın yükünü getirip iki kişiye yıkacağını düşünürdüm.

Gerçeklik yitimi filan güzel kavramlar da… Habere konu olan değerlendirmeye esas alınan program ile ilgili bazı temel bilgiler de gerçek değil bu arada...

Mesela, bahse konu olan görüntüler yeni değil. Oysa ki sanki dün olmuş gibi tüm bir medya aygıtı üzerinden servis ediliyor.

Gerçek değil bu…

Öğrendiğim kadarıyla görüntüler 1,5 yıl öncesine ait.

Programın gerçekleştiği yer ile ilgili olarak bir haber sitesi şunları yazmış mesela: “İstanbul'un tarihi mekânlarından Ihlamur Kasrı'nda düzenlenen bebek mevlidi…”

Bu da gerçek değil mesela….

Programın gerçekleştiği yer İstanbul’daki meşhur Ihlamur Kasrı değil, Ankara’nın orta halli ilçesi Keçiören’deki bir düğün salonu. Düğün salonun ismi “Ihlamur Kasrı”

İşte, “gerçek yitimi”ni anlatırken örnek olarak verdiğiniz olay hakkındaki en temel yer, zaman bilgileri bile gerçek olmayabilir. Ve siz uzun uzun analizlerinizle gerçekliğin daha derine gömülmesi için kazma sallayabilirsiniz bir anda. Ortam böyle bir ortam maalesef….

Ben bu vesileyle Tayfun Atay’a şunu sormak isterim aslında:

Sayın Tayfun Atay,  J.Baudrillard açısından sizin T24’ün siber âlemdeki kanalında yaptığınız “Gerçek Gridir” isimli program ile Büşra’nın mevlidi arasında bir fark mıdır? Baudrillard aygıtı mahkum ettiği için bildiğim kadarıyla sizin programınız da onun kanaatinden yara almadan çıkamazdı.

Sayın Tayfun Atay, benim de referans verdiğim Neil Postman açısından sizin televizyon ve internette yapmış olduğunuz programlar içeriği haber-yorum dahi olsa nasıl karşılanırdı? Haber-yorum programlarının katılımcılarına yönelik onun “konuşan kafalar” tabiri vardı hatırladığım kadarıyla.

Sayın Tayfun Atay, bu konularla ilgili analizleri olan Sosyolog Pierre Bourdie’ya göre sizin ve tüm medyadaki haberci, gazeteci ve köşe yazarının yaptığı tam olarak nasıl tanımlanırdı?

Baudrillard gibi söylersek; gerçekliğin simüle edildiği olay olmayan-olayları bir banttan akar gibi ileri doğru hareket ettiren ve diğerlerinden bu yönüyle farksız olan yazı yazdığınız sitede, sizin yazılarınızla “simgesel şiddet uyguladığınızı” muhtemelen size söylerdi. Öte yandan belki de Baudrilar aradan şu soruyu sorardı: Gündelik haberlerle tarihin yok olmasına sizin de verdiğiniz bir katkı yok mu?

Eğer düşünürlerden gideceksek o zaman…  Onlara göre;  Tayfun Atay, Büşra Nur Çalar ve hatta herkes aynı gemide mi?