ajanskamu @ gmail.com

Hayatımız şaka gibi. Çok ciddiye alıyormuşuz havası yaratıyoruz lakin başımıza gelenler bırakın hayatımızı ciddiye aldığımızı bir hayatımızın, hayatı olan bir ‘biz’in mevcudiyetini şüpheli kılıyor. Ne demek bu? Varlığımız ayan beyan ortada değil mi? Bir cüssemizin, cesametimizin olduğu aşikâr. Ancak mevcudiyet derken fiziksel mevcudiyetten öte bir şeyden bahsediyoruz. Sayıca çok olmaktan, kalabalık olmaktan, çok yer kaplamaktan değil. Var olduğunuz yerde bir irade, bir güç, bir akıl olarak var olup olmadığınızdan bahsediyoruz.

Bunu da üç türlü anlayabiliriz: Birincisi, bizim ne yaptığımız. Ne tür iş ve işlemlerin peşinde koştuğumuz. Elimizden, dilimizden neyin sadır olduğu. İkincisi başımıza gelenler. Başkasının bizi ne tür bir ilişkiye, ne tür işlere muhatap kıldığı. Bize nereye, nasıl konumlandırdığı. Üçüncüsü de bu konumlandırıldığımız yere, muhatap kılındığımız ilişkiye verdiğimiz tepki, gösterdiğimiz direnç.

Ne yaptığımız, nasıl yaptığımız çok önemli şüphesiz. Ancak bir irade, bir akıl, bir güç olarak yaptıklarımızın sahihliğine ilişkin kanıtı ancak ikinci ve üçüncü fasıldaki vaziyetten getirebiliriz. Yani bir irade, bir akıl, bir güç olarak vaziyetimizin neliğini ancak bizim olduğumuz yerde başkalarının ne tür hesaplar ve işler yaptığı ile bunlar karşısında bizim ne tür bir direnç gösterdiğimiz açık ediyor. Bunun, derin ve esas itibariyle sofistike bir tartışmayı gerekli kıldığını belirterek mevzuyu kabaca biraz daha somutlaştıralım.

Açıkçası gün geçmiyor ki varlığımızın niteliğinin ne olduğunu bize gösteren bir hadise yaşanmasın. Öyle şeyler söyleniyor, öyle şeyler yapılıyor ki varlığımızın yokluğumuzdan bir farkı olmadığı görülüyor. Örneğin Binali Yıldırım geçen gün İstanbul ile ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: "Yüksek binalar yapıldı. Önemli olan bundan sonraki bakış açısı. Çürük binaları kurallara göre yenileyeceğiz. Bundan sonra dikey yapılaşma yok." Söylemin ciddiyetten uzak olduğu ortada. Ama daha vahimi bizim bu tarz bir söyleme muhatap olmamız. Daha daha vahimi, bizim bu tarz bir söyleme muhataplığımızda herhangi bir sorun görmememiz. Yüksek binaları kim yaptı? Ne ara yaptı? Nasıl yaptı? Neden ve nasıl ‘önemli olan bundan sonrası’ oluyor? İstanbul’da ‘dikey yapılaşma yok’ demek ne demek? ‘Çürük binaları kurallara göre yenileyeceğiz’ dalga geçmek için mi söyleniyor? Her şeyin söylenebildiği, yapılabildiği pürüzsüz bir ortamda dengeleyici, denetleyici bir varlıktan, karşı bir irade, bir güç, bir akıldan bahsedilebilinir mi? Basından yeni bir örnek daha: Toyota Türkiye CEO’su Ali Haydar Bozkurt ’hibrit çağı’nın başladığını uzun uzun anlattıktan sonra bu çağda artık ‘dizel’ araçlara yer kalmadığını belirtiyor. Buraya kadar sıkıntı yok. Ancak sanki yıllardır ve halen dizel araçları kendileri üretip satmıyormuş gibi dizelin halk sağlığı için sigaradan daha zararlı olduğunu, verimlilik hesabı yapıldığında fizibıl olmadığını vs. söylüyor. Evet, yukarıda söylediğim gibi bunları ‘söylüyor’ olmasından ziyade esas mesele hiçbir karşılığı olmadan bunları ‘söyleyebiliyor’ olmasıdır. ‘Dizel sigaradan daha zararlı, dizel araç hiç fizibıl değil’ bu kadar rahat ancak kendinden başka bir akıl, bir irade, bir güç görmediğinde söylenir.

Dilimizde ‘müstahak olmak’ şeklinde bir deyim var. Başımıza gelenler yapıp ettiklerimiz yüzündendir, amenna. Lakin ‘en büyük cehalet bilmediğini bilmemektir’ de olduğu gibi biz başımıza gelenlerde bir felaket emaresi görmediğimiz gibi tersine felaketimizi saadet olarak görüyoruz. Yaralı bilincimize, tahrip edilmiş duygu dünyamıza, yüklü şuuraltımıza operasyonel şekilde çalışanlar cüssemizin büyüklüğü, sayıca çokluğumuz için de ziyadesiyle titizleniyorlar. İri cüssemizi özenle muhafaza ediyorlar, hatta kollayarak, kayırarak müdafaa ediyorlar. Albenili şekilde makyajlıyorlar, gür ve gürbüz olduğumuza hem el âlemi hem de bizi inandırmaya çalışıyorlar. Oysa gönül ferahlığıyla kendimizi kaptırdığımız bu gidiş bir irade, bir akıl, bir güç olarak varlığımızın kanıtı değil. Kurulan düzenin, görülen hesabın, işleyen çarkın daha iyi işlemesi için araçsallaştırılmaktan dolayısıyla bağımlı varlık kılınmaktan başka bir şey değil bu.

Biri siyasetten, biri ekonomiden verdiğim bu iki örneğin ekstrem örnekler olduğunu düşünmeyin. Hayatımızın hangi alanına bakarsanız bakın sonuç değişmiyor. Eğitim alanına bakın, kültür-sanat dünyamıza bakın, medya düzenine veya akademinin işleyişine bakın. Tüm bunlar mevcudiyetimizin neliğine ilişkin delil hükmünde. Hükmünde de; ‘felaket’ delilini ‘saadet’ olarak gören ondan çok daha önemlisi neyin ne olduğunu bildiği halde öyle görmek isteyen, öyleymiş gibi davranan ‘sorumluluk kaçkınlarının’ ‘amok’ hastalığına tutulmuşçasına ölüme doğru koşarken hepimizi beraberlerinde sürüklemesine engel olmuyor maalesef. Bakalım cinneti cennet gören bu çıldırının anaforundan nasıl çıkacağız?