ajanskamu @ gmail.com

Çok sevdim yalan oldu ya da kültürün sonu

Youtube’da görüntüleme sayısı 8,2 milyona ulaşan şarkının adı bu: Çok sevdim yalan oldu

Sayamadım vallaha billaha seneler oldu

Oldu oldu çok sene oldu

Geceler geceler yıktı geceler

Geceler geceler yaktı geceler

Geceler geceler hayın geceler

Geceler geceler yaktı geceler

(Çok sevdim yalan oldu)

Haklı olarak Salih Cenap Baydar dostumuz sosyal medya hesabında şarkının mevcudiyetini seviye kaybının dibi yokmuş, sözleri ile eleştirmiş. Birkaç gün önce 2,6 milyon olan görüntüleme sayısı birkaç günde 6 milyon artmış.

Muhtemelen yazar, düşünür ve kültür insanları hayıflanacaktır. Çoğu düşün insanı yıllarca yazıyor, konuşuyor da 8 kişiye ulaşamıyor.

8,2 milyon korkunç bir rakam!

Tabi burada meselemiz kültür ve düşünce insanlarının durumunun çok ötesinde aslında.

Tüm emareleri ile hissettiğimiz başka bir şey.  

Daha temkinli bir adlandırma ile kültürün istikrarsızlaşması, daha keskin ifade edilecek ise kültürün sonu!

Bilmiyorum belki iddialı bulunabilir bu tür saptamalar; ne var ki sözlü kültürden yazılı kültüre, matbaanın kullanımından televizyona, bilgisayardan internete kadar iletişim biçimlerimizde görülen köklü değişimlerin anlam dünyamızda, bilişsel çerçevemizde, duygu ve düşünce biçimlerimizde yarattıkları radikal dönüşümlerin bir hasılası var mutlaka.

Bu hasılanın izi popüler kültür üzerinden de takip edilebilir toplamda da görülebilir. Esasında yapıp edilen her şeyde gözlemlenebilir. Bireyden aileye, çocuktan yetişkine, eğitimden kültür ve sanata, politikadan medyaya kadar uygarlığın yüzümüze çarpan krizlerine, şoklarına, nevrozlarına maruz kalıyoruz.

Şarkıcı, “çok sevdim yalan oldu, hayın geceler” diyerek 8,2 milyon kişiye ulaşırken birkaç gün önce sosyal medyada rastladığım bir mülakatta felsefeci, düşünür Prof. Dr. Teoman Duralı ise şunları söylüyordu;  “Söylemesi çok zor ve ağır bir şey söyleyeceğim şimdi. Kişiler gibi milletlerin de yatkınlıkları vardır. Çok kısa özet olarak söyleyeyim;  bizim felsefeye yatkınlığımız yok. Üç aşağı beş yukarı sıfıra sıfır elde var sıfır. (…) Bütün eserlerimi bir kitabım hariç Türkçe yazdım. Bunlar, gömseydim daha iyi olurdu. Hiçbir etkisi hiçbir sonucu olmamıştır. Olacağı da yok…”

Teoman Duralı’yı belki de en iyi anlayacak kişi online insana bakarak konuşan Eriksen olurdu. Eriksen; "Birkaç inçten daha uzun bir fikir hakkında düşünmenin neredeyse imkânsız olduğu bir toplum yaratmak üzere olduğumuz konusunda güçlü sinyaller var." demişti.

Öğretmenin aktarmak için yanıp tutuştuğu düşüncenin yahut kültürün taşıdığı ‘incelikler’ ve ‘giriftlikler’ Jacques Ranciere’in ifadesiyle “ergenlerin canavarsı hükümranlığına terk edilmiş bir dünyanın “yüksek duvarı”yla nafile biçimde karşı karşıya geliyordu.”

Ranciere’in bu betimleyiciliğine biraz daha yer açalım o zaman.

“Öğretmen, eşanlamlıları uygarlığın büyük felaketinin ayakları suya ermiş bir izleyicisi haline gelmişti. Karşısındaki “Kant ve Platon’a karşı kendi kanaatine sahip olmak isteyen liseli”, tüketimle başı dönmüş bir demokrasinin engellenemez sarmalının temsilcisiydi. Kültürün sonunun canlı tanığıydı. Ya da her şeyin kültür haline gelmesiydi bu.”

Bir eğitimci olarak konunun ilgililerine şunu söylemek isterim:

Şimdi beyler, eğitim üzerine 1000 yıllık klişe lakırdıları yuvarlamayı bırakın artık. Ortada top çevirmekten sıkılmadınız da! İçinde bulunduğumuz vasat ortada! Bu ahval ve şerait içinde, eğitim hakkında söylenecek bir sözünüz var mı?