ajanskamu @ gmail.com

Birinci Dünya Savaşı’nda o kadar çok ölüm ve yıkım yaşandı ki, insanlığın bu çapta bir savaş daha yaşaması mümkün değil deniyordu. Henüz Birinci Dünya Savaşı’nın yaraları sarılmamış iken 50 milyon insanın ölümüne yol açan İkinci Dünya Savaşı yaşandı. Birinci savaşın yıkıcı etkilerinin başlı başına ‘eğitici’ olduğu, adaletin, özgürlüğün, barışın ve kardeşliğin tesisi için ayrıca bir çabaya gereksinim duyulmayacağı düşünülüyordu sanırım. Zira birinci savaş gibi korkunç bir deneyim yaşandıktan sonra insanlığın benzer uygulamalara mutlak surette set çekeceği varsayılıyordu. Kötülükle, yanlışlıkla mücadele için çekilen buhranlı dönemin mevcudiyetini yeterli görüyor bu yaklaşım. Oysa adaletin, özgürlüğün, barışın ve kardeşliğin ayaklanmış bir bilinci, bu bilinçle bilenmiş bir mücadeleyi zorunlu kıldığı açık.

Bunun gereklerini karşılamak yerine yüzyıllara yayılan buhran döneminin kendisini eğitici ve yol gösterici olarak görmek, sorunların yapısal şekilde sürekliliğini sağlamaktır. Buhran dönemleri yüzeysel okumanın aksine çoğunlukla iyi bir eğitici olmak yerine kötü eğiticidirler. Rahmetli Nurettin Topçu’nun “fenalıkların bilgisinin bizi fena yapabileceğini söylemek icap ediyor. Zira insan bir dereceye kadar öğrendiklerinin de esiridir. İyiyi bilen iyi olmak ister, fenayı bilen fena olmaya, farkında olsun olmasın, heveslenir. Fenalığın bilgisinden sonra fenalıktan korunmak için ayrıca bir mukavemet kuvvetine ihtiyaç vardır. Bu ise insanı yıpratıcıdır” çarpıcı tespitinde dile geldiği gibi. Almanya’da sistematik bir yıkım politikasına maruz kalan Yahudilerin İsrail’i kurar kurmaz Filistinlileri aynı sistematik yıkım politikasına maruz bırakması gibi. 

Bunları niçin söylüyoruz? Bugün yaşadığımız saçmalıkları izah etme arayışındayız da onun için. Cumhuriyet’in kuruluş koşullarında sistemin ‘kurucu dışı’ olarak konumlandırılan, kültür değerleri ve inanç evreni gayrı meşru nitelendirilip hedef alınan dolayısıyla sistematik şekilde perifere püskürtülen bir toplumsal kesimin yaşadığı tahripkâr süreç bir ‘olgunlaşma’ dönemi olarak ele alınamaz dedik. Bulunduğumuz mağduriyet pozisyonu gereği hak, adalet, özgürlük vurgularımızın bu ilke ve değerler üzerinden işlevsel politikalar ürettiğimiz anlamına gelmeyeceğini değişik vesilelerle dile getirdik. Yapısal dönüşümler yaşanmadığı sürece ülkede aktör değişiminin yanıltıcı olacağını, müesses nizamın her türlü dönüşüm talebi karşısında ince ve rafine direniş stratejilerine sahip olduğunu söyledik. Sizi çok önemsediğinizi söylediğiniz ilke ve değerler üzerinde yanlışa sürükleyeceğini, sizi itibarsızlaştıracağı gibi yaslandığınız ilke ve değerleri de aşındıracağını belirttik. Önemli olanın sistemin hak ve özgürlükler temelinde yapısal dönüşümü olduğunu ve bunun da Cumhuriyet tarihi boyunca maruz kaldığımız yıkıcı siyaset ile değil toplumun çoğulcu yapısını, günümüz imkânlarını ve risklerini adil ve özgür bir Türkiye perspektifi içine oturtacak yeni bir siyaset ile mümkün olacağını vurguladık. Kısacası neyin yapılmaması gerektiğini göstermesi açısından anlamlı olabilen yaşadıklarımız, şayet varoluşsal bir muhakemenin, müzakerenin mevzusu edilip yola ışık tutacak tecrübeye dönüştürülmezlerse eninde sonunda bizi esir düşürecek, bırakın yapmayı aklımıza bile getirmediğimiz çoğu yanlışı, haksızlığı bize yaptıracağını dillendirdik.

Ne demişti Topçu: ‘Fenayı bilen fena olmaya, farkında olsun veya olmasın, heveslenir.’ Yıllarca mevcut eğitim sistemimizin yanlış olduğunu gördük, yaşadık ve söyledik. Ancak bu söyleme ve görme şayet derin bir kavrayışın azığına dönüştürülmezse tıpkı bugünlerde yaşadığımız gibi aynı sistemi can havliyle kendinizin sürdürdüğünü fark edemezsiniz bile. Mülakatın, adam kayırmanın, torpilin yanlış olduğunu görür, yaşar hatta şiddetle reddedersiniz ancak bunu ilkesel bir duruşa/duyarlılığa dönüştürmezseniz bunların hepsini diğerlerine rahmet okuturcasına siz yaparsınız. Hayatın diğer alanlarında da beğenmeyip burun kıvırdığımız hususlar ne ise aynı şeylerin bugünde bizim kontrolümüzde etkisini arttırarak devam diyor oluşu vs. Amin Maulof’un ‘insanlık beş bin yıl veremi lanetledi, ama bir şey değişmedi. Çünkü çare aşıydı’ demesine benziyor durum. Veremi lanetlemek veya vereme mazeret bulmakla veremden kurtulunmaz. Kemalist pratiği biteviye eleştirmek, aktörlerini kötülemek bir şey değiştirmiyor. Bazılarının sandığı gibi hele hele yeni yaşanılanlar eski yaşanılanları hiç aklamıyor. Çözülen dünde ve işlevsiz bugünde de bir keramet yok. Mevcudun ve müstakbelin olumsallığına yaslanarak ve geçmişin açmazlarına dikkat ederek yeni bir tarza, yeni bir siyasete, adalet ve özgürlük şiarı olan ilkesel bir duruşa muhtacız. Hastalığı lanetlemek ve kötülemek yerine karışımı sürekli elden geçirilmesi gereken aşıya odaklanmalıyız. Yoksa Cem Karaca’nın dediği gibi: Biz hepimiz Turhallıyız, biz bize benzeriz. Yüz bin kere tövbe eder, gene şarap içeriz.