rafetural @ hotmail.com

DAVA ADAMLARI-2

 

        Kıymetli okurlar geçtiğimiz hafta ‘Dava Adamları-1’ başlıklı yazımın son cümlesini  “ Dağın eteklerinde yalnız iki büklüm olmuş  ‘dava’yı gördüm…” diye bitirmiştim. ‘Dava’yı bulunca öyle kolay bırakır mıyım? Kafamdaki ve büyük ihtimalle sizin de kafanızdaki tüm sualleri bir bir sordum. Sizler de benim gibi ‘dava’nın neler anlattığını merak ediyorsunuzdur? Bakalım ‘dava’ bize neler anlatmış.

        Hep beraber kulak verelim:

       “İnanmış dava adamları yüreklerini ortaya koyarak yola çıkarlar. Hedefleri dağın zirvesidir. Tabi yol ve hava şartları çok zorlu. Zemin oldukça kaygan, hava puslu… Kimi kimine çelme takıyor, kiminin ayağı kayıyor düşüyor. Düşeni tekmelemeyi kimse ihmal etmiyor.

       Yol bu ya işte, her türlü haşere var. En korkuncu da kuzu postuna bürünmüş, insan kılıklı çakallar. Yolda kimisinin ayağı tökezler, kimisi vazgeçer döner. Yerine yeni yol arkadaşları eklenir. Kimisi kestirmeden zirveye çıkar, kimisi zirveye yakın aşağı düşer.

        Acı zulüm günün birinde dağın zirvesine ulaşırlar. Amma velakin yanlarında bir eksik vardır. ‘Dava’nın kendisini dağın eteklerinde unutmuşlardır.”

      İşte ‘dava’nın dilinden dökülenler bunlar. Ben ‘dava’ ve inanan adamları zirvede beraber sanıyordum. Ta ki dağın eteklerinde ‘dava’ya rastlayana kadar. Meğerki ‘dava’ zirveye hiç çıkmamış o hep iki büklüm zirvenin eteklerinde kalmış…

      Bazen diyorlar: “Boş ver sen işine bak, sana mı kaldı bunları yazmak, çizmek.”

      Ben de diyorum ki:

      Çok Zor...

      "-Yürek Yanarken, Nasip Deyip Susmak…!"

       Bu güzelim kutsal saydığımız kavramları ağızlarına sakız yapan; davadan da fikirden de ruhtan da bihaber zevatları görünce susmak ne kelime avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum.

       Çevremizdeki bazı zevatların bu süslü sözün ardına sığınarak aslında peşinde koştuğu makam, mevki, şan, şöhret, zenginlik, önemsenmek, toplum içinde itibar sahibi olmak mıdır dava?

       Bu tipler kendi dava ve nefislerinin peşinde koşarken düştükleri içler acınası durumları gördüğümüzde gerçek “dava” ve “dava adamlığı” adına ne kadar üzüntü duysak azdır, diye düşünüyorum.

      Kızgınlığım; ‘dava’ya, kendi kapılarını açtırmak için adeta çilingir muamelesi yapanlara ve bunlara göz yumanlara.

Bunlara diyecek birkaç kelamım var:

“Kendi heva heveslerinize ‘dava’yı kurban etmeyin…”

“Çekin kirli ellerinizi ‘dava’nın üzerinden…”

“Böyle kutsal kavramları sakız etmeyin ağızlarınızda…”

Alçak ruhlarınızda daha fazla alçaltmayın bu güzelim kelamı…”

 

Oysa “dava”; hakkın ve adaletin yeryüzüne hâkim olması davası değil miydi?

Yaratana kulluk, yaratılana adalet, şefkat ve merhamet davası değil miydi?

Dünyadan vazgeçip, O en Sevgiliye (sav) komşu olmak, O’na layık olmak, Rabb’e kul olmak, yoklukta varlığa ulaşmak değil miydi?

 Ne de çabuk örselendi ruhlarımız, nasıl da aldatıldık, nasıl da kandık geçici dünya nimetlerine, nasıl da yavaş yavaş azaltıldı insani olan neyimiz varsa değil mi?

 

      Dava ve iddia sahibi olmak her babayiğidin harcı değildir. Bunun için serdengeçti olmak lazım. Bunun için mangal gibi yürek lazım.

 

      Bir dava  ve iddia sahibi olan hareket, sadece içinde yaşanılan anı kapsamaz. Davanın dünü, bugünü ve en önemlisi yarını olduğu asla unutulmamalıdır.

      Geçmişi iyi bilmek, fütursuzca geçmişin sermayesini tüketmemek gerek. İstikamet üzere olup yarına dair sözümüz ve dahi en mühimi icraatlarımız olması icap eder.

      İsim kavgası ve ikbal kaygısından uzak, dava şuuruna sahip tüm yüreklere selam olsun.