beycosan @ hotmail.com

Geçenlerde katıldığım bir Sivil Toplum Kuruluşundaki istişare / değerlendirme toplantısında STK Başkanının ağzından dökülen cümleler aynen şöyleydi:

"Arkadaşlar, burada hizmet ettiğimiz bu STK bir dava değildir, burayı dava haline getirmek, dava olarak görmek yanlıştır. Asıl dava, insana hizmettir.”

Öncelikle sorumluluk mevkiinde bulunan bir kişiden sadır olan bu cümlelerden oldukça memnuniyyet duyduğumu ifade etmek isterim.

Keşke genel anlayış bu olsa, keşke genel yaklaşım bu olsa…

1994 yılıydı sanırım…

1994 yerel seçimler öncesiydi, o yılları hatırlayanlar çok iyi bilirler. Siyasi hava oldukça gergin, tartışmalar alabildiğince sert, suçlamalar haddi aşan ve niyet okuma olarak adlandırılacak türdendi.

Yeter ki, bi açığınızı (!) yakalasınlar asla affetmezlerdi. Dördüncü kuvvet kabul edilen medya ve kalemşörleri kullanılırdı genellikle, hedefteki kişi / kişileri yıpratmak, itibarsızlaştırmak, yalnızlaştırmak ve ötekileştirmek için.

Suçlamak için muhatabın konuşmasındaki bir cümle içerisindeki bir kelime / kavram yeterliydi. İstedikleri yere çekerler, istedikleri anlamı yüklerler, en masum düşüncelerden bile derin (!) anlamlar çıkarırlar, istedikleri sonucu elde etmek için istedikleri ortamı oluştururlardı.

1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adaylarından biri de Cumhurbaşkanı R.Tayyip ERDOĞAN idi.

Halkın istediği, statükonun ve güç odaklarının ise istemediği bir adaydı kendisi.

Hiç unutmam, o günlerde pek bi revaçta olan bir televizyon tartışmasında aynen şu cümleyi sarf etmişti: "Aslolan insanımızın mutluluğudur. Demokrasi de, seçimler de bir araçtır, bir vasıtadır.”

Her insanın rahatlıkla anlayabileceği, açık seçik ve yüzde yüz doğru olan bu cümlesi yüzünden günlerce kamuoyunda yıpratılmak ve siyasi bir sonuç alınmak istendi.

Nelerle suçlanmadı ki, aslında niyetinin demokrasi / seçim falan olmadığı, kafasının arkasında başka hesaplar olduğu, gerçek niyetini gizlediği yorumları bilinçli bir şekilde pompalandı kamuoyuna.

Halbuki, aslolan insandı, insanın mutluluğu idi, huzuruydu, özgürlüğüydü, rahatça bir yaşam sürebilmesiydi.

Bundan daha doğal ne olabilir ki?

Halbuki her insan bilir ki / bilmelidir ki, parti bir dava değildir,

Grup, cemaat, topluluk da dava değildir,

Vakıf, dernek, sendika, tüm sivil toplum kuruluşları da dava değildir,

Bütün bu yapılar / teşkilatlar olsa olsa davaya hizmetin bir aracı, bir vasıtası, bir vesilesi olabilir.

Gerçek dava, insanın mutluluğunu sağlamaktır, insana hizmet etmektir.

Bir Müslüman için gerçek dava İslam’dır, ona göre yaşamını sürdürmek, hayatını ona göre tanzim etmek ve nihayetinde Rabbinin razı olacağı bir hayatı yaşayarak O’nun rızasını kazanmaktır.

Ne yazık ki, bugün Müslümanların yaşadığı asıl sorunun bu olduğu kanaatindeyim.

Aidiyyet duydukları, benimsedikleri her yapıyı kendilerine dava edinmeleri, peşinden gittikleri her faniyi tartışmasız kabul etmeleri, vazgeçilmez / eleştirilemez telakki etmeleri, mutlak doğrunun ve hakikatin merkezinde intisap ettikleri camiaların ve kendilerinin olduğunu vehmetmeleridir.

Bu, büyük bir yanılgıdır.

Hiç kimse hakikatin yegane temsilcisi olarak göremez kendisini, görmemelidir.

Hiçbir mü’min "önder / lider” kabul ettiği kişileri hatadan müstağni sayamaz, saymamalıdır.

Kur’an buna müsaade etmez çünkü, Allah Rasulü’nün sünnetinde de bu anlayışa yer yoktur.

Ve’lhasılı kelam demem odur ki,

Anlayışlarımızı, kavrayışlarımızı, doğru ve tartışılmaz bildiklerimizi, hak ve hakikat kabul ettiklerimizi, yolumuzu yordamımızı, metot ve yöntemlerimizi, ön kabullerimizi, ezberlerimizi Kur'an ve Sünnet ölçüsüyle derhal gözden geçirmemiz gerekir.

Bu yüzleşmeye ihtiyacımız var.

Selam ve dua ile kalınız…