ipekli65 @ gmail.com

Hayatın olağan akışı içinde kendi halinde yaşayan bir çocuktu İsmail. Bir kamu kurumunda odacı olarak çalışan babası ilkokul mezunuydu.  Hantal bir yapısı olan anne çat pat okurdu ama imza dışında yazması gevşekti. Kendisinden iki yaş küçük bir kardeşi vardı İsmail’ in. Gecekonduda oturan ailenin köyleriyle ilişkileri hiç kesilmemişti. Dedesinin adını taşıyan İsmail “Eline vur ekmeğini ye!” diyebileceğimiz kadar sessizdi, sakindi.

                Birinci sınıftan beri öğrencimdi. Okul kooperatifinden alış veriş yaptığına rastlamadığım İsmail’ in beslenme çantasından genellikle yufkaya dürülmüş köy peyniri çıkar, yanında ya bir parça ayva, elma olurdu ya da mevsimine göre yer elması, kuru üzüm veya çir.

                Yazılılardan yüksek not alıyor olmasına karşın sınıfta fazla söz almazdı İsmail. Ara sıra havaya kalkan parmağı tir tir titrerdi. Bildiğinden emin olduğum kimi zamanlarda söz verirdim İsmail’ e. Tahtaya kaldırırdım. Küme çalışmalarında sözcü olmasını özellikle teşvik ederdim. Ödevlerini itinayla inceler, çiçeklerin en güzelini çizerdim defterine.

                Resim iş dersi önemliydi örneğin benim için. Yazı dersiyle bağlantı kurduğum bu dersi amacına uygun işlemeye çalışırdım bu dersi. İki ders saatini üst üste işler ikinci dersin yarısında çocuklara resimlerini anlattırırdım. Ne çizdi, niye çizdi, ne gibi abartılar var, hangi renkleri, neden kullandı sorularına cevap olurdu anlattıkları. Güzel çizimleri hep birlikte belirler panoya asardık. Bir hafta sonra yeniden, yeniden…

                İsmail’ in resimleri üç yıl boyunca hemen hemen hiç asılmadı panoya.

                Müzik derslerinde bazen Ilgaz Dağı’ na tırmanırdık, bazen çiçekleri getirirdik dile. Misket’ i söyler, Hüdayda ile karışırdık seğmenlerin arasına.  Tohumlar fidan olurdu, fidanlar ağaç, ağaçlar orman…

                İsmail, ah İsmail.  Sesi yükselmezdi hiç. Koroda da alamazdım sesini. Ha var, ha yok. Bu ne garip bir çelişkiydi Allah’ ım. Yazılılardan yüksek not alan bu çocuk sınıf içi etkinliklerde dut yemiş bülbüle dönüyordu.

                Çıldırıyordum doğrusu. Konuyu öğretmenler odasında açıyordum. Eğitimcilerin sofralarına getiriyordum. Nerde bir kaynak bulsam İsmail’ i arıyordum.

                Karnıma ağrılar giriyordu inan olsun. Aileye bakıyordum, çaresizlik beynimi kemiriyordu. Öyle şimdiki gibi rehberlik servisi yok, RAM yok, özel eğitim sınıfları yok…

                Yok işte, yok yok…

                Neyse sözü öze dönelim.

                 Dede İsmail ağa köyünde sevilen sayılan biriymiş. Traktörü var. İneği çanağı da mevcut, tavuğu, kedisi, köpeği de. Ekip biçiyor. Elif ana, İsmail ağanın gururu. Elinden iş geliyor. Yağ, yoğurt, peynir işini o biçim beceriyor. Pekmez kaynatıyor, kurusunu dirisini hazırlıyor. O arada tarhanasının üstüne de tarhana yok.  

                Bizim gibi köylü çocukları bilir o yıllarda denemiz, bulgurumuz; kışlık kayıntımızın önemli bir kısmı köyden gelirdi.

                Dede İsmail ağa da çocuklarına Allah ne verdiyse kışlık yiyecek getirmiş bir kış ağzı. Laf lafı açınca o akşam bizim İsmail, “Dede, öğretmeniz ara sıra şimdi bir tarhana olacaktı ki, bol biberli, sıcak sıcak içecektik, ne hastalık kalırdı, ne öksürük, ne de…” diyor, demiş. Dedesi de hemencecik iki pişirimlik tarhanayı sararak İsmail’ e “Bunu çantana koy, öğretmeninize götür, afiyetle içsinler.” demez mi?

                “Hay Allah!” diyelim ve dönelim biz gene İsmail’ e.

                Bizim nesil bilir seksenli yıllarda bayrak törenlerinde göndere bayrak çekerek söylerdik İstiklal Marşımızı. Bir öğrencinin cuma günleri göndere coşkuyla çektiği bayrağı, yine bir öğrenci indirirdi pazartesi sabahı gönderden.

                O gün, o cuma günü.

                Bayrak töreni için bahçede toplanmıştık. Bayrağı göndere çekecek bir öğrenci ararken, gözüm İsmail’ e takıldı. Hemen mikrofondan gayri ihtiyari,  “İsmail, bugün sıra sende, bayrağı göndere çekmek üzere bekliyorum.” dedim.

                İsmail durakladı. Şaşkınlığına mahcubiyet de eklenmişti. Mıh gibi kaldı yerinde doğrusu. Arkadaşlarının arkasına saklanmaya çalışıyordu ki, tekrar ettim. “İsmail, bekliyorum.

                Çaresiz geldi. Ne yapacağını bilmiyordu. Eli ayağına dolaşmıştı. Yüzü kıpkırmızıydı. Neyse tarif ettik yapacaklarını. İstiklal Marşı başladı, İsmail’ de tık yok. Nice sonra işaretimizle kıpırdandı ama bayrağın ipi iki sefer elinden kaydı. 

                Babacan müdürümüz şakayla karışık suratını ekşitti doğrusu. Aldırmadım. Haftanın konusu belliydi. Öğretmenler odası çalkalanacaktı. Ok yaydan fırlamıştı bir kere. Savrulmuştu düşlerden, rüzgâr kanatlarına takılan umut.

                Hafta başı yeniden çağırdım İsmail’ i. Müdürümüz gülümsedi bu sefer. İsmail hareketlendi. İşlem tamamdı bana göre. Soğan baş çevirmeye başlamıştı.  İsmail, rahatladı süreç içinde. Kendine gelmeye başladı. Resimleri panoya çıkıyordu artık sesi seçiliyordu koroda da.

                Ayrıldım ben okuldan onlar beşinci sınıfa geçince. Askerlik falan derken her birimiz bir başka yerde tutunmaya çalıştık hayata.  

                Aradan yıllar geçti.

                Bir üniversite kaydı için Beyazıt’ taki tarihi kapının önünde heyecanla beklerken bir delikanlı yaklaştı yanıma. Son derece nezaket içinde selam verdi. Anlamlandıramadığım selamı aldım kerhen. Ruhumda derin bir mutluluk oluştu. İçimde İstanbul’ un verdiği korku, gönlümde ayrılığın tarifsiz acısı, kim bilir…

                Delikanlı biraz daha yaklaştı. “Siz” dedi, “Öğretmen misiniz?”. Evet dememe bile fırsat vermeden ismim döküldü ağzından. Birden çok sevindim. Kızımla birbirimize baktık şaşkın şaşkın. “İsmail’ im” sözü yeri göğü inletti adeta. “Ben” dedi, “Hani şu göndere bayrak çeken İsmail.

                Aman yarabbi. Dünya ne kadar küçük. Mesafeler ne kadar kısa.

                Bizi aldı Beyazıt’ ın arka sokaklarında yer alan bir kuru fasulyeciye götürdü. Tam karnımız doymaya başlamıştı ki, “Hani öğretmenim tarhanayı tutmaz ama ne yapalım yerine saysak.” demez mi...

                Dedesinin ta o zaman bana gönderdiği iki pişirimlik tarhana çantasında gidip gelmiş üç beş gün. Sonra, sonra da dökmüş en kuytu yere…

                “Ah öğretmenim!” dedi İsmail, “Dedem keşke tarhanayı size, göndere bayrak çektikten sonra gönderseydi.

                Lokmalar boğazıma dizildi ama tarifsiz coşku kapladı içimi. Öldüm öldüm dirildim ama çok gururlandım çok. “Eh be İsmail!” dedim, “Üniversite hocalığın on para etmez evlat, illa da isterim iki pişirimlik tarhanamı haberin olsun.