beycosan @ gmail.com

Vaktiyle, "değerlerimizden, özümüzden ve inançlarımızdan hızla uzaklaşıyoruz” tespitiyle serzenişlerde ve eleştirilerde bulunmuş, dikkatleri buralara doğru çekmeye çalışmıştık.

Çok değil, belki beş on yıl öncesinden bahsediyorum,

Tahmin edebileceğiniz gibi aslında bu değerlere değer atfedenlerin (!) şiddetli itirazlarına maruz kalmış, neredeyse tukaka edilmek istenmiştik camiamızda.

İtibarsızlaştırma, ötekileştirme ve yabancılaştırma en fazla itibar ettikleri yöntemler olmuştu.

Aynen şunları söylemişlerdi: "Ne demek öze dönüş, biz özümüzden mi uzaklaştık da aslımıza dönelim diyorsunuz. Kim nereye dönerse dönsün, biz aynı yerde duruyoruz.”

Bu, ciddi bir direnç anlamına geliyordu. Statüko buydu, mevcudu korumak adına eleştiriye kapalı bir pozisyon alma halinden başka bir şey değildi bu.

Gelmekte ve yaklaşmakta olan tehlike görmezden gelinmiş, güç sarhoşluğunun verdiği bir dirençle karşı konulmuştu.

Aradan uzun yıllar geçmedi, "biz haklı çıktık" demek değil maksadımız, "biz ta beş on yıl öncesinden gördük bu günleri, öngörülerimiz doğru çıktı" falan derdinde de değiliz. Keşke diyoruz haklı çıkmasaydık, keşke yanılsaydık.

Bugün, o yıllarda "bu gidişat yanlış, kendimize gelelim, işlerimize çeki düzen verelim, en önemlisi de emaneti ehline / layık olana / yeterli olana / hazık olana verelim" tarzındaki uyarılarımızın sonuna kadar haklı ve gerçekçi tespitler olduğu tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı ne yazık ki…

Samimi, içten eleştiri ve uyarılar dikkate alınıp üzerinde Allah’ın rızası ve milletin / ümmetin menfaati adına düşünülse ve gereği yapılsa idi belki de bugün daha iyi bir durumda olurduk, en azından "zararın neresinden dönülürse dönülsün kar olurdu”.

Olmadı, oldurmadılar.

Neleri kaybettik, ah bir farkına varabilsek, kafamızı kaldırıp bir görebilsek nelere mal oldu hırs / ihtiras ve enaniyyet putlarına teslim oluşumuz.

Güç sarhoşu ve güce ram oluşumuz bizden neleri alıp götürdü, ah bir anlayabilsek,

Önce bunu idrak etmemiz, yanlış yaptığımızı, yapmamız gerekenleri yapmadığımızı, yapmamamız gerekenleri de tüm içten uyarılara rağmen maalesef yaptığımızı önce bir kabullenebilsek…

Eğri otursak bile doğruyu konuşabilsek,

Doğru söyleyene kulak versek, onu dokuz köyden kovmasak, zira doğruyu söylemekte kararlı olan için mutlaka onuncu bir köy olduğunu bir idrak edebilsek.

En başta dava bilincimizi kaybettik farkında mısınız?, dumura uğrattık davaya inancımızı, inanmışlığımızı,

İki lafın birinde "dava dava" dedik, kendi şahsi ve ındi düşüncelerimizi, menfaat ve çıkarlarımızı dava adını verdiğimiz kamuflaja sardık sarmaladık, itibarsızlaştırdık anlam yüklü bu kavramı,

Hakiki dava erlerini kaybettik, itibarsızlaştırdık, ötekileştirdik. Sırf önümüzde bir engel olmasınlar, ayak bağı olmasınlar, çıkar ve menfaatlerimize takoz olmasınlar diye uzaklaştırdık onları,

Değerlerimizden koptuk, kendimize başka başka değerler (!) edindik, değer yargılarımız değişti artık,

Yabancılaştık kendimize, geçmişimize ve inandıklarımıza. Yabancı olduk, daha dün beraber yola çıktıklarımıza,

Daha da fenası beraber yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımıza tercih eder olduk.

Ve daha neler neler...

Bugün artık, herkes "özümüze dönme zamanımız geldi" diyor, "aslımıza rücu edelim, yoksa bu gidişat gidişat değil" diye inanıyor,

herkes adalet, ehliyet ve liyakatten dem vuruyor artık, işin ehline verilmesini istiyor,

herkes ortak akıldan, danışmaktan, istişare süreçlerinden bahseder oldu, bu da hayra alamet sayılır nihayetinde.

Yeter ki, davamıza halel gelmesin, dava bilincimizi yeniden yeşertelim, onu yaşatalım, ona yabancılaşmayalım, uzaklaşmayalım ondan. Tıpkı kıssadaki annenin fedakarlığı gibi kendimizi, menfaatimizi, dünyalığımızı feda edebilelim, yeter ki davamız zarar görmesin, kılına zarar gelmesin diye inanalım…

Kıssadan Hisse

"Bir gün iki kadın getirdiler Süleyman Peygamber'in huzuruna; İki anne ve bir de bebek. Aralarında ihtilaf vardı. İkisi de bebeğin kendilerinin olduğunu iddia ediyordu. Hz.Süleyman meseleyi anlatmalarını istediğinde birincisi söz aldı önce;

-"Efendim, bu kadınla birkaç gün arayla doğum yaptık. Birlikte otururuz. İkimizin de kocası, kimsesi yok. Bebeklerimizi bir arada büyütmeye başlamıştık ki bu kadının bebeği öldü, bunu hazmedemeyince ölenin benim bebeğim olduğunu söylemeye başladı, yalan, ardından bebeğimi çaldı ve şimdi de kendisinin olduğunu iddia ediyor, vermiyor. Yavrumu geri istiyorum!".

Hz.Süleyman doğru hüküm verebilmek için kucağında bebek olan ikinci kadına da söz verdi. O da aynı hikayeyi anlatıyor ama kucağındakinin kendi bebeği olduğunu, kıskanç arkadaşı bebeğini elinden almaya çalıştığı için şikayetçi olduğunu söylüyordu. Meseleye ışık tutacak ne bir şahit ne de bir delil vardı. Mahkeme salonundakiler başlarını öne eğmişler krallarının bu işin içinden nasıl çıkacağını merakla bekliyorlardı.

Hz.Süleyman bir an sessiz kaldıktan sonra ayağa kalktı ve celladın tez huzuruna çağırılmasını emretti. Sonra kadınlara döndü ve bebeği tutan kadının kucağından kundaktaki bebeciğin alınmasını işaret ederek hükmünü açıkladı;

-"Madem aranızda anlaşamıyorsunuz ve ikinizin de iddiasının aksini ispat etmek mümkün değil, bebeği tam ortadan ikiye böleceğiz, ikinize de birer yarısı verilecektir!".

Dehşet içinde açıldı salondakilerin gözleri. Elinde kılıcıyla cellat huzura varmıştı bile, efendisinin bir dediğini iki etmeyeceği belli, hazırdı emri uygulamaya. Kucağından bebeği alınan kadın öfkeli bir bakış fırlattı ötekine ve mecburen razı olduğunu belirtircesine salladı kafasını.

Diğer kadın ise hıçkırıklara boğularak atıldı bir anda Kral Süleyman'ın ayaklarına;

-"Yalvarırım yapmayın, ben annelik hakkımdan vazgeçiyorum, tamam, arkadaşıma verilsin bebek, razıyım, yeter ki yaşasın, n'olur bir zarar gelmesin yavrucağın tek bir kılına..".

Süleyman(as) usulca gülümsedi, bebeğin, ayaklarına kapanan kadına verilmesini emretti hemen; ancak seven, gerçek bir anne böyle davranırdı.”