yazar2 @ yazar.com

Her kesimden insanın ısrarla savunur gibi gözüktüğü “işin ehline verilmesi” meselesi, iktidar ile imtihan olunanların tarih boyunca sınıfta kaldığı konulardan biridir. Meseleyi bilim insanları irdeleyip gerçeği yüzümüze çarptığında “sosyal gerçekliğin” idealle arasındaki mesafe canımızı acıtacak kadar büyük olduğunu anladık.

Örgütsel yapıların görünüşleri ve öne sürdükleri kavramların ardında saklı gerçekleri araştırmak, ortaya çıkarmak cesaret ister. Buzdağının görünmeyen kısmını incelemek heyecan verici olsa da ortaya serilen gizemin büyüklüğü ile orantılı bir “ihanet” suçlaması ile karşı karşıya kalmak da muhtemeldir. Şüphenin yönlendirdiği merak duygusu, girilmez bölgelere adımını attığında artık insanlık için yeni bir kapı açılmıştır ve o kapı bir daha kapatılamaz. Robert Michels bu kapıyı açma cesaretini gösterenlerden. Eşitlik, özgürlük, demokrasi konusunda gözümüzü Robert Michels kadar açan başka bir araştırmacı var mıdır, bilmiyorum.

Michels, demokratik olduklarını iddia eden sosyalist partilerinin, işçi sendikalarının ve kooperatiflerin yönetimlerinin gerçekten demokratik değerlere sahip olup olmadıklarını iyi niyetle yola çıkarak araştıran bir yazar. 1911 yılında, “Siyasi Partiler” adlı eserini bu araştırmalarından yola çıkarak yayınladığında, bu eserin araştırma sonuçlarına dayalı verileri birçok insanda şok etkisi meydana getiriyor. Michels, iç yapılarında eşitlik ve demokrasinin vazgeçilmezleri olduğunu iddia eden, Avrupa’daki sosyalist partiler üzerinde uzun yıllar süren gözlem ve incelemelerde bulunmuş ve “oligarşinin demir yasası” kuramını ortaya atmıştır. Alman sosyolog, demokratik olduklarını düşülen ve “elit kontrolüne yönelik bir eğilimi” şiddetle reddeden örgütlerde bile, oligarşinin -azınlık yönetiminin- gün gibi ortada olduğunu gözler önüne sermiştir.

Toplum içinde bireyler tek başlarına herhangi bir güce sahip değildirler. İnsanlar örgütler içinde diğer üyelerle bir araya gelerek amaçlarını gerçekleştirebilir ve seslerini duyurabilirler. Ortaya çıkan örgütün etkin olabilmesi, örgüt içinde devamlı faaliyette bulunan kişilerin bulunmasını (bürokratik yapı) ve yönetimin kurallara bağlanmış olmasını gerektirir. Örgüt büyüdükçe ve faaliyet alanları çoğaldıkça, uzmanlık ihtiyacı ortaya çıkar. Söz konusu uzmanlık bir örgütün lideri ve üst düzey yöneticilerine bir takım güç ve avantajlar sağlar. Güçlü olan bu elit yönetici grup birçok uzman vasıtası ile iktidarı kontrol eder. Dolayısıyla güç, gücü doğurur. Bu noktada örgüt lideri üzerinden oligarşik eğilimler ortaya çıkmaya başlar.

Michels’e göre siyasallaşmış ve örgütlenmiş küçük gruplar çoğunluk üzerinde etkilidir ve büyük grupları istedikleri yöne çekebilir. Çoğunluğun kamusal meselelere karşı kayıtsız olması, siyasal ve yönetsel meselelere ilişkin uzmanlığa ve yeterli bilgiye sahip olmaması, çoğu insanın sadece kendi çıkarları etkilendiğinde siyaset ile ilgilenmesi lider azınlığın elini güçlendirmekte ve kısmen geniş bir hareket alanı bulmalarına zemin hazırlamaktadır. Bu da yönetimi işbaşına getiren kitlelerin gücünün giderek azalmasına neden olmaktadır.

Michels’e göre oligarşi yani bir toplumun ya da örgütün tepedeki yöneticiler tarafından kontrol altında tutulması, bürokrasilerin ya da büyük çaplı örgütlerin iç işleyişinden doğan bir özelliktir. Zira insanların ulus devletler, sendikalar, siyasi partiler ya da kilise gibi büyük kurumların tepesindeki az sayıda yöneticiye etkin bir güç devretmeksizin bu çeşit kurumlara kurup yaşatması mümkün değildir. Bu duruma göre, örgütler her ne kadar demokratik bir yönetim sergiledikleri iddiasında olsalar da her zaman ve her yerde oligarşi -yani azınlık yönetimi- söz konusudur. Diğer bir deyişle örgütler, temsil ettikleri kitlelerden ziyade tepedekilerin ihtiyaçları ile ideallerine hizmet etmektedirler.

Bu küçük yönetici azınlığın yönettikleri üzerindeki gücünü koruyabilmesi, kendine sadakatle bağlı, hiziplere karşı daima yanında duracak, örgüt politikalarının doğruluğunu sorgulamayacak, sorgulasa bile ussallaştıracak kişilerle çalışmasını gerektirmektedir. Bunun dışındaki kişilerle çalışmak kısa süre sonra bölmelere ve liderin otoritesinin sorgulanmasına sebep olacaktır. Bu nedenle ister siyasi parti olsun ister cemaat, isterse şirket bütün örgütler kendisine itaat eden, sadık bireylerle çalışmak isteyecek ve buna göre atamalarını yapacaktır. Boş yere liyakat falan deyip eleştirmeyin. Her örgüt yerdiği bu günahı işlemiştir ve işlemeye devam edecektir. Yeter ki fırsatını bulsun.