ajanskamu @ gmail.com

Nasıl Bir Öğretmen

 Hayatımızın en önemli çağlarını tükettiğimiz okul; bilimin, hakikatin, erdemin, nezaketin mabedi olamadı maalesef. Bu konuda toplumun, değer yargıların, öğretmen yetiştiren kurumların da olumsuz etkileri elbette  bulunmaktadır. Oysa öğretmenin, en yüksek ve muhterem yeri alması lazımdı. Çocuklar, hiçbir şey olmazsa bir öğretmen olur anlayışı aslında samimiyetsizliğimizi yüzümüze vurmuştu.  Bu durum, toplumda öğretmene verdiğimiz gerçek değeri/statüyü ifşa ediyor. Toplum olarak öğretmenlerden büyük sorumluluklar üstlenmesini, yarınları sabırla ve azimle inşa etmesini beklerken, öğretmene karşı sergilenen tutumla  samimi olamadığımız gerçek.

 Rahmetli Nurettin Topçu, öğretmenlerle ilgili; ‘Ruhumuzun sanatkarı, hayatımızın nazımı olan muallim, aramızdaki yerinin yüksekliği, görevini geniş ruhi mesuliyetlerinin pek ağır olduğunu öğretmenlere tekraren hatırlatmak lüzumunu duyuyoruz’ demiştir.

    Konfüçyüs ise, ‘‘büyük ve üstün insan, erdemli olmayı sürdürürse, halk saygısızlık etmeyi göze alamaz. O doğruluğu severse, halk ona uymaktan çekinmez. O bağlılığı severse halk içten olur’’ der.

     Bana göre öğretmen, senaryosu çizilmiş bir filmin, sempatik ve bilge bir yönetmenidir. Her sınıf, yönetmenin sihirli dokunuşlarıyla, sahne dekoru, dizaynı ve  atmosferi özenle hazırlanır. Sınıf, gerçek bir yaşam ortamına dönüşür, her öğrenci kabiliyetleri doğrultusunda roller üstlenir. Başarısız her bir sahne, sabırla ve sevgiyle yeniden çekilir. Bazen de moral ve motivasyon açısından, sahnenin daha farklı doğal  bir ortamda çekilmesi gerekebilir.

   Bir öğretmenin en büyük iyiliği, tebessümle, aşkla sınıfa girmesidir. Yapacağı  en büyük ayrıcalık, öğrencide öğrenme hevesini, sevgisini uyandırmak olmalıdır. Öğrencilerin yüreklerine mutluluk üflenmeli, zihnine kültür aşılanmalıdır. Iman adalet, saygı, nezaket ve nezahet ile maneviyatı güçlü tutulmalıdır. Bu anlayışla yetişen öğrenci toplumun mutluluğuna bilgisiyle, yetenekleriyle katkıda bulunmalıdır.

   Dün Ankara’daki bir okulda, şahit olduğum bir anekdotu paylaşmak isterim. Müdür odasına, %1 dilime giren bir öğrenci ile eğitimci velisi girdi. Öğrencinin yüzünde oluşan sevinci ve mutluluğu aradım. Fakat öğrencinin yüzünden düşen bin parçaydı. En ufak bir mutluluk belirtisi yoktu. Çünkü çok daha iyisini, en iyisini hedefliyormuş. Kimi öğrencilerin o başarıyla, mutluluktan havalara uçacağı yerde, o surat asıyordu. Sonra kendi kendime, öğrencilere başarılı olmayı öğretmiş, henüz mutluluğu öğretememişiz, diye düşündüm.

    Montaigne'nin  eğitimle ilgili  dikkat çeken ifadesi şöyledir; İnsanın zihnine dolduracağımız ilk şey, onun ahlakını ve ruhunu yoğuracak, ona kendisini tanımasını, iyi yaşamasını, iyi ölmesini sağlayacak sözler olmalıdır. Çocuklarımıza kendi dünyalarından önce, sekizinci kattaki göklerin yıldızların ve devinimlerinin bilimini öğretmen büyük bir saflıktır. 

    Çocuklarımıza yeteneklerine göre değil zekalarına göre bir sıralama ve kategoriye tabi tutmuş durumdayız. Yapılan sınavda, akademik olarak üst düzey öğrencileri bir okulda topluyoruz. Belki de bilgisi, fedakarlığı, yeteneği, deneyimi, şefkati üst düzey olmayan öğretmenlere teslim ediyoruz. Bu konuda yeterince donanımlı olarak yetiş(e)memesi, sadece öğretmenin sorunu değildir.  Öğretmen yetiştiren fakülteleri, öğretmen mesleğini ve yaşanan sorunları işbirliğiyle ortak akılla, sağduyu ile çözmek gerekiyor.

   Öğrencileri, yetenekleri ve istekleri doğrultusunda değil başarı sıralaması ve ya paralı meslekleri baz alarak bir üst öğrenime yönlendiriyoruz. Sanırım başarı kriterlerini yeniden belirlemek gerekiyor. Kendimizi ve eğitime bakış açımızı yeniden değerlendirmek zorundayız.

   Son olarak şunu belirtmek isterim. Eğer verdiğimiz eğitim ya da öğrettiklerimiz, çocukların yüzünde bir tebessüme dönüşmüyor, bir vefaya kapı aralamıyorsa kendimizi yeniden sorgulamamız gerekiyor.