ipekli65 @ gmail.com

Konumuz MEB verilerine göre ülke genelindeki sayısı 2633, Ankara’ daki sayısı ise 221 olan Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri. Bu merkezlerin sorunları, sorumlulukları, işlevleri, kamuoyundaki imajı ve…

İlk soru o zaman, “Bu kurumlar neden ortaya çıktı?” Bir ihtiyaçtan dolayı değil mi? Peki işlevlerini yeterince yerine getirebiliyorlar mı, karar elbette paydaşların.

İkinci soru ise, “Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri kime, kimlere hizmet ediyor?” Engeli olan çok özel bireylere. Bu bireylerin cefakâr, vefakâr, çilekeş ailelerine. Dolayısıyla eğitim sistemine.

Öte yandan Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri yokken bu çok özel bireyler ve velilileri ne yapıyorlardı? Nasıl bir eğitim alıyorlardı, ya da eğitim aldırılabiliyor muydu? Gerek toplum, gerek aileler bu bireyleri kabullenebilmiş miydi?

Hayır!

Engeli çocuğu olan aileler, bireyler bu çok özel çocuklarını toplumla kaynaştırmayı bırakın dışarı çıkarabiliyorlar mıydı, çıkarıyorlar mıydı?

Yine hayır!

Peki, ne oldu da, bu bireyler eğitim almaya başladı, toplumla buluşmaya başladı?

Devletimiz bu konuda inanılmaz işler yaptı, üzerine düşen görevin kat be kat fazlasını yerine getirdi, getiriyor. Aslında devletimizin sosyal devlet olma özelliği bu anlamda ön plana da çıkmış durumda. Çünkü çocuklarımızın eğitim almalarını sağlamakla kalmayan devlet, ailelere de maddi ve manevi desteklerle vatandaşımızın yanında olmaya devam ediyor.

Peki, rehabilitasyon (iyileştirme) merkezleri üzerine düşeni tam anlamıyla yerine getiriyor mu, getirebiliyor mu?

Tamamen yerine getirdiği söylenemez. İyileştirme manasına gelen rehabilitasyon sonucu eğitim alan bireyler tam olarak iyileşebiliyorlar mı?

Neden öyleyse; neden acaba? 

1- Kamuoyunun “Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerine” bakış açısı ne yazık ki olumsuz. Başta Milli Eğitim Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere birçok kurum, kuruluş ve diğer üçüncü şahıslar merkezlere şüpheyle yaklaşıyor. Bir imaj hatta bir yafta var ve bu imajı kaldırmak, yaftayı söküp atmak çok da kolay değil. Sanıyor ki üçüncü şahıslar buralarda çok paralar kazanılıyor, eğitim de verilmiyor. İşin içine girince böyle olmadığını görüyorsunuz, kamuoyunun bildiklerinin aksine iş ve işlevlerinin oldukça önemli olduğunun bilincine varıyorsunuz.

Değişmeli bu at gözlüğü, bir an önce sökülüp atılmalı…

2- Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinin mevzuattan kaynaklı sıkıntılarının olduğunu sağır sultan bile biliyor. Çünkü bu kurumlar devletin denetimi ve gözetimi altında faaliyet gösteren kurumlar. Doğrudan MEB’ e bağlı. Eğitim programlarını, işleyişlerini, denetimlerini, ödenek tahsislerini MEB yapıyor. Ana mevzuat ise Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Kurumları Yönetmeliği. Bu yönetmelik oldukça sınırlı kurallar getirmiş durumda.

Örneğin Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi öğrencisinin bir kurumdan diğer bir kuruma nakli konusunda kesin ve katı kurallar yok. Bir kurumun bir öğrencisi bir takvim yılında bir, iki, üç, dört kurum değiştirebiliyor. Kurum değişikliği genellikle velinin isteği üzerine gerçekleşiyor. Kurumda eğitime başlayalı bir iki ay olan çocuğun velisi dese ki, “Ben çocuğumun raporlarını istiyorum. Çocuğumu göndermek istemiyorum. Silin kaydını…” yapacağınız bir şey yok. Arkasından birkaç ay sonra ikinci kurumda da aynı süreç yürüyor ve bu hareketliliği kendiliğinden denetleyen, inceleyen, soruşturan kimse ne yazık ki yok.

Öğrenci sirkülasyonu yoğun, bu sirkülasyonda velinin etkisi ve yetkisi çok büyük…

Oysa eğitim bir süreç işi. Hele hele söz konusu engelli, özel çocuklar olunca bu sürecin ehemmiyeti daha da farklılaşıyor. Bu nedenle çocukta bugünden yarına bir değişim beklemek mümkün değil.

Ne yapılmalı peki?  Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde eğitim alan bir çocuğun öğrenmede ve hayata hazırlanmasında, yani iyileşmesinde devamlılığı sağlamak için nakillerde mutlaka sınırlama yoluna gidilmeli. Bir çocuk en az bir yıl geçmeden, sürecin sonucu belli olmadan bir kurumdan başka bir kuruma nakil yapılamamalı.

Bu öneri hayata geçerse bilinmeli ki, pek çok şaibe ortadan kalkar, kurumlar tüm kadrosu ve imkânlarıyla eğitime döner. 

3- Eğitim sektöründe yapılan çalışmalara ne kadar ticaret denir bilmiyorum ama “Ticarette Rekabet” anlayışla karşılaşılacak bir durumdur. Bu rekabetin kalite üzerinden yürütülmesi işin en mantıklı olanıdır. Ancak sektördeki rekabet kalite üzerinden yürütülmekte midir? Ne yazık ki, hayır.

Neden peki? Çünkü bireyin özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde eğitime başlaması iki farkı rapora bağlı. Bunlardan biri sağlık kurulu raporu, diğeri rehberlik araştırma merkezi (RAM) raporu. Sağlık kurulu raporlarının hazırlanma süreci en erken üç ay. Süreç uzun değil mi?

Sağlık raporu çıkarma sürecinin uzunluğu, iddiacılık, kıskançlık gibi faktörler kalitede rekabeti alt üst etmeye yetiyor aslında. Bu durumu aslında bakanlık da biliyor, sektör temsilcileri de… Ama kimi kurumlar henüz % 50 si bile okullaşamayan potansiyelin farkında değil. Yukarıda okuduğunuz nakil kısıtlamasının uygulanması, veli isteği ile kurum değişikliğinin önlenmesi öyle sanıyorum ki, rekabeti olması gereken yere kaliteye evirecektir.

Bir de “Özürlü sağlık kurulu raporu” düzenleyecek bir birim oluşturulmalı. Sağlık kurulu raporları bu kuruldan kısa sürede çıkarılabilmelidir.

4- Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinin bir diğer meselesi ise öğretmen sıkıntısı. Bu kurumlarda çalışabilmek için ya özel eğitim alan mezunu olacaksınız ya psikolog (öğrenci sayısı ile sınırlı) ya okul öncesi öğretmeni ya da 240 saatlik sertifikaya sahip öğretmen olacaksınız.

Şu 240 saatlik sertifika programları zaman zaman bakanlık tarafından açılmakta. Özellikle emekli sınıf öğretmenleri bu programlara başvurmakta ve aldıkları sertifika ile merkezlerde görev yapmaktalar.

Burada kritik soru şu: “Onlarca yılını sınıfa vermiş, sınıf ortamında her türlü o arada engelli özel çocuklarla da çalışmış bir sınıf öğretmeninden 240 saatlik sertifika niye istenir?” Bu 240 saatte verilen eğitim ile herhalde öğretmen özel eğitimle ilgili her türlü bilgiye vakıf oluyor...

Şimdi alan mezunlarını bir anlamda anlamak mümkün. Çünkü dört yıllık bir öğrencilik süreci söz konusu. Ancak şunu mutlaka belirtmeliyim ki, alan mezunlarının maaş anlamında merkezlerden beklentileri çok yüksek. Oysa merkezlerin aldıkları ödeneklerin sınırı belli. Kendi yağıyla ancak kavrulabilen kurumların alan mezunlarının beklentilerine cevap vermesi kimseyi kızdırmasın ama en azından günümüz şartlarında mümkün değil.

5- Milli Eğitim Bakanlığı hitap ettiği kitle bakımından geniş yelpazeye yayılmış bir teşkilat.  İlgilendiği pek çok alan var. Nüfusumuzun tamamı doğrudan ya da dolaylı olarak MEB ile ilgili. Bakanlık hemen her gün hepimizin evine misafir oluyor.

Bu kadar geniş yelpazeye sahip olan MEB Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri ile yeteri kadar ilgilenebiliyor mu? Bu merkezlerin işleyişleri, sorunları hakkında ne kadar bilgi sahibi oluyorlar.

Bu konuda ne yazık ki, çok iyimser değilim. Taban ile karar alıcılar arasında en iyi tahminle iletişimsizlikten kaynaklı bir kopukluk söz konusu. Aslında bakanlık yetkililerinin zaman zaman Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerini ziyaret etmeleri, kurumları yerinde incelemeleri, sorunları konuşmaları, aşağıdan yukarıya doğru bilgi akışı eksikliğini gidermeleri, çözüm önerilerini birlikte geliştirmeleri gerekmez mi?

Bakın buradan ilan ediyorum, Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri kendilerinin üvey evlat muamelesi gördüklerini düşünüyorlar. Bu bakış açısı devlet okullarına da yansıyor. Onların da merkezlere bakış açıları çok olumlu değil.

Elbette kabahat sadece MEB’ de de değil. Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinin birkaç dernek dışında adam akıllı örgütlerinin bulunmaması da bunda önemli bir etken.
 
Öyleyse soruyorum, Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerini temsil eden Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri Birliği veya Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri Odası olsa, bu kurumlar olayları enine boyuna değerlendirse, çalıştaylar yapsa, bilimsel toplantılar örneğin sempozyumlar düzenlese, MEB, maliye, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile görüşse, sonuçlar alsa kötü mü olur?

6- En önemli sorunlardan birisi de Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerine tahsis edilen  “Ödeneklerin yetersizliği.

Niye?

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri küçük ölçekli işletmeler aslında. Burada kurum sahibinden öğretmene,  şoförden idari personele, tekin elemandan hizmetliye kadar onlarca insan ekmek yiyor.

Çalışan maaşlarının yanında, SGK ödemeleri, vergiler, kira, gibi cari giderleri üst üste koyduğunuzda hangi rakamlarla karşılaştığımızı görmek ve bilmek gerekiyor. Bir de 2020 yılı için yapılan ödenek artışının % 5 de kaldığını…

Kısaca şunu söylemek istiyorum: “Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerine tahsis edilen ödenekler de yapılan yıllık artışlar da yetersiz.

O zaman yapmasınlar bu işimi mi, dediniz!

İyi ya!

7- 15 tatil ve yaz tatili dışında kasım ve nisan aylarında uygulanması için bu eğitim öğretim yılından geçerli olmak üzere MEB ara tatil düzenlemesi yaptı değil mi?
  

Ne güzel!

Peki, tatil uygulaması Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri için niye yapılmıyor?

Çok değil temmuz, ağustos ayları içinde uygulanmak üzere 15 iş günü olacak şekilde tatil kararı verilse ne kadar iyi olur. Bu tatil kararı verilirken ödenek kesintisi yapılmasa, Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri mağdur edilmese mesela.

İnan olsun bu karar herkesi çok rahatlatır. Öğretmenler yıllık izinlerini rahat rahat kullanırlar. Merkez binalarının tamir ve tadilatları rahat rahat yapılır. Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerine devam eden öğrenciler de dinlenme imkânına kavuşurlar.

Tatil ve dinlenme bir haksa bu haktan herkes, o arada Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri de çalışanlarıyla birlikte yararlanmalıdır.

Ama çocuklar ara verirse unutur mu, dediniz. İyi de devlet okullarına gidenler unutmuyor mu?

Öğrenci dostu, özel engelli çocuk dostu Ziya öğretmenimden çok özel bir temennidir bu isteğimiz. Çünkü biz biliyoruz ki, Ziya öğretmen duyarlıdır, Ziya öğretmen kararlıdır, Ziya öğretmen duyarlı sese duyarsız kalamaz.

8- Sağlıklı koşullarda eğitim için yerli yerinde, ayağı yere basan denetim şart. Bu denetim göstermelik olmamalı. Bir yanı rehberlik öte yanı geliştirmeye, iyileştirmeye yönelik olmalı. Ön yargıdan arınık, yaftalardan uzak tarafların oturup tartışabildiği, niçin sorusuna doğru cevapların verilebildiği, öz denetimle buluşabilecek sürekli bir denetim.

Sabırla ve inatla süreci yöneten bir denetim.

9- Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinde çalışan personel maaşlarının belirli bir standarda bağlanması gerekir. Üstelik bu maaşların da devlet tarafından ödenmesi çok yerinde olur. Maaşlar belirlenirken kıdem, özel merkezde çalışma süresi vb ölçüt olarak belirlenebilir.

Ayrıca Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinin gönüllü olarak yaptığı servis taşımacılığı için belli bir ücret tahsisi yapılmalıdır. Km başı olarak belirlenecek bu ücret merkezleri rahatlatmakla kalmaz, servis araçlarına da bir standart ve statü kazandırır.

Sabır ve inat deyince aklıma geldi. Arnold Closow diyor ki: “Her şeyin anahtarı sabırdır. Civcivi, yumurtaları kuluçkaya yatırarak elde edersiniz, kırarak değil.

O zaman bitirelim. Katılıyorum, Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerini iyileştirmemiz lazım da, yumurtayı kırarak mı, kuluçkaya yatırarak mı?

Sonuçta aklın bir…