mahmutbalta @ hotmail.com

       

O sabah yine öğrencilerimi sıcak sınıfımda karşılamanın mutluluğunu yaşamak için erkenden çıkmıştım lojmanımdan, sabaha kadar yağan karı bulduğu her çatlaktan üzerime akıtan tek gözlü lojmanımdan, gerçi soba yakmayı burada Tepeköy’de öğrenmiştim ama yine de fena sayılmazdım, bazen çocuklardan yardım alsam da.

Karlara bata çıka yürürken Tepe köyünün yolları hayatımın kıvrımları gibi çizgili bir hal almıştı gözüm de, ağlamaklı yanlarıma derman, gülen yanlarıma esbap öğretmenliğim, çamurlu yollardaki yansıması idi ruhumun, Mutluydum ve kısa yolu uzatan karlara kızmıyordum, selamlaşarak kar kuşları ile okulumun gıcırdayan kapısından içeri girmiştim.

Karlı fırtınasının pencerelerimizi sabaha kadar döğmesi sonucu duvarlara çarpan pervazlar ve içerdeki zemheri soğuk sınıfımızı tüyleri yolunmuş bir güvercine çevirmişti. Kolları sıvayıp işe koyulma vaktiydi, zira üşüyen elleri ile ıslanmış çorapları ile minnacık öğrencilerimin gelme zamanıydı.

Tepeköy’ün donmuş kartpostala benzeyen sisli görüntüsü eşliğinde buz kesmiş sobamıza doğru yürüdüm. Kapanan camların etkisi ile biraz daha dinginleşen sınıfımızda artık sobamızın gümbürdeme vakti gelmişti. Aksi gibi sobamız direniyordu o gün sanki Tepeköy ağlıyordu ve bugün sıcak yüzü görmeyen çocuklarımın ayak sesleri kulağıma yakınlaştırdıkça sobayı yakma gayretim daha da artıyordu.

Öğretmenlik günlerimin ilk takım elbisesini yakma pahasına da olsa o gün, o sobayı yakmayı başarmıştım.

Öğrencilerimi sıcak sınıfımda karşılayacak olmanın sevinci ile beklemeye başladım çok geçmeden. Serçe kuşlarım dallarına konacak olmanın heyecanı ile sınıfa doluştular. Çocuklarım çatır çatır yanan sobanın başında öbek öbek durmuşlardı.

Ama bir hal vardı bu gün onlarda.

Gülümsemeleri kırık, köy çocukları acıyı taşımayı öğrenmişlerdi yüreklerinde ta ki bir dost eli dokunsun ve taşırsın o son damlayı o zaman çağlayan olup akar, dertler kederler…

Sınıfımın en afacan çocuğu olan gül yüzlü Burhanıma yaklaşıp ‘’Hayırdır oğlum’’ diyebildim. ‘’ Bir Şey mi oldu?’’ Ağlayarak kekeledi yavrum. ‘’Biliyor musun örtmenim Leyle öldü.’’ Dedi.

Bütün dağların karı, fırtınası, Boranı sınıfımızın içindeydi artık.

Leylamız yırtık lastiği ile her gün ceylan gibi sekerek, güneşi kıskandıran gülümsemesi ile okulumuzda gül gibi açan Leylamız minnacık yüreğine baharı beklemeden bütün papatyaları doldurup cennete uçmuştu.

Bir trafik canavarı, traktörün üzerinde yakalamıştı onu, en masumane gülüşüne kast etmiş bütün Tepeköy’ünü karanlık bulutların tahakkümüne sokmuş ve Leylamızı almıştı aramızdan.

Sıralarımıza oturamıyorduk Leyla yoktu, ısınamıyorduk Leyla olmadan.

Tepeköy’ünde kır çiçeklerine benzerdi çocuklar, en sessiz yerlerde büyürdü bütün güzellikleri ile Güneş, yağmurla ve rüzgar ila hep dost hep arkadaştı onlar. Taa ki kıymetlerini bilmeyen bir insanoğluna rast gelinceye kadar. İşte kıymet bilmez insanoğlu o kır çiçeğinin güzelliğine hayallerine minnacık yüreğine bakmaz ezer geçerdi.

Dışarda yğan kara inat sobamız o gün hiç sönmedi.

Biliyorduk ki leyla yanı başımızda sırasında yine ‘’Ama Örtmeniiiiim’’ diyerek gülümsemekte bildiği her sorunun cevabı ona sorulmadığında ve biliyorduk ki kır çiçekleri ezilse de kıymet bilmezlerin ayakları altında her bahar yeniden açarlar.

O günden sonra bütün kır çiçeklerinin adı Leyla oldu.

NOT:öğrtmenliğim ilk yılında yüreğime acı ile nakş olunan öğrencim Leyla'ma...

                                                                       Mahmut BALTA

                                                                           Öğretmen 

                                                                mahmutbalta@hotmail.com