ajanskamu @ gmail.com

Cumhuriyet’in ideolojik rengini belirginleştiren kanunların kabul edilmesinin üzerinden 95 yıl geçti. 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen 430 sayılı kanunla eğitim ve öğretimi birleştiren Tevhid-i Tedrisât Kanunu kabul edildi ve ‘laikleşme’ siyasetimizin önemli düzenlemelerinden olan bu kanun ayrıca mevcut Anayasanın ‘İnkılap Kanunlarının Korunması’ ile ilgili 174. maddesinde de ilk zikredilen kanun olarak kayda geçirilmiş. Eğitimin, devlet sistematiğinde nasıl konumlandırıldığını belirleyen Tevhid-i Tedrisât Kanunu, Saruhan Mebusu Vâsıf Bey (Çınar) ve arkadaşlarının meclise sundukları “genel eğitim siyasetinde, milletin düşünce ve duygu bakımından birliğini öğretim birliği ile sağlamak, bütün eğitim kurumlarının Maarif Vekâleti’ne bağlamak ve böylece bütün eğitim yuvalarında, Cumhuriyetin irfan siyaseti, ortak bir eğitim yolu izlemek” amacı ve pratikteki işlevi ile konuşulması, tartışılması gereken bir düzenleme. Kamusal hoşnutsuzluğumuzun değişmeyen mevzularından eğitimin, eleştirilme ve tartışılma sürecinde mevzu bahis edilmeyen Tevhid-i Tedrisât, açık ki sistemi belirleyen niteliği ve devlet-toplum ilişkisindeki konumu nedeniyle tartışılmak durumundadır. 95 yıllık bir düzenlemenin uygulamada neyi gerçekleştirdiği ayrıca muhasebe edilmelidir.

Günümüz dünyasının ahvali ve tarihsel tecrübe, 174. maddede mevcudiyeti devam eden Şapka Kanununu nasıl uygulama imkânı olmayan ‘toplumsal mühendislik’ enkazına dönüştürdüyse Tevhid-i Tedrisât’ı da sosyo-kültürel yapıyı taşıyamayan siyasal fosile çevirdi. Siyasi tarihimizin önemli sorun alanlarından birisi olan yabancı okulları ve azınlık okullarını Maarif Vekaleti’ne bağlayan kanun, esas işlevini ‘medrese ve modern okul mahreçli ikiliği ortadan kaldırmak’ gerekçesi ile fiilen medreseleri tasfiye ettiğinde gösterdi. Burada eğitim tekelini şüphesiz Weber’in ‘meşru güç kullanma tekeli’ ile birlikte modern devletin temel unsurları olduğunun altını da çizelim. Dolayısıyla Cumhuriyet’in bidayetinde ‘makbul vatandaşı’ üretmekle yükümlü kıldığımız düzeneklerden birisi olan eğitim sisteminin, Mustafa Gündüz’ün ifadesiyle, ‘soft power’ı Tevhid-i Tedrisât; sosyal, siyasal, ekonomik ve düşünsel anlamda yaşanan köklü dönüşümler hem de bugüne kadarki performansı üzerinden irdelenmeyi hak ediyor. Eğitim sistemimize anlam ve istikamet tayin eden bu düzenlemenin önce performansına ardından günümüz dünyasında ne anlam ifade ettiğine bakalım.

Modern eğitim tarihimiz üzerine çalışan Benjamin C. Fortna’nın da tarihsel gerçekliğe uygun bulmadığı farklı eğitim mahreçli ‘modern-dindar ikiliği’ iddiasının bir klişe olduğunu bugünkü sosyolojik gerçekliğimiz zaten teyit ediyor. Daha önce farklı eğitim anlayışlarına bağlanan toplumsal ikilik, toplumu muhayyel bir kurgunun balmumuna indirgeyen tüm düzenlemelere ve uygulamalara rağmen giderilemedi. Doğrudan bu amaç üzerinden yürürlüğe sokulan Tevhid-i Tedrisât, bırakın bu amacı gerçekleştirmeyi söz konusu ikiliği daha da derinleştirdi, radikalleştirdi. Dolayısıyla resmi bir hakikat düzeninin birbirini bütünleyen parçaları üzerinden sistematik tasfiyeye uğratılan, gayrı meşru ilan edilip görünmez kılınan unsurlar; ‘hayali cemaat’in mutlu bileşeni yapılamadıkları gibi Huntington’un tanımlamasıyla ‘yırtık ülke’nin düşman kardeşlerine dönüşmesine de engel olunamadı. Tevhid-i Tedrisât üzerinden parçalanmanın aşılacağı, muhayyel kaynaşmış kitlenin gerçekleştirileceği vaadi çöktü, kanun gidermek istediği gideremediği gibi onlar için cansuyu oldu.

İkincisi, Tevhid-i Tedrisât’ın yaslandığı ideolojik-politik tutum, beslendiği düşünsel-felsefi anlayış ve devlet-toplum ilişkisindeki tarz üzerinden ele alma mecburiyetimiz var. Zira bu düzenleme, bilindiği üzere, katı ulus devlet formasyonunun, pozitivizmin, iki yüz yılı aşan süredir devam edegelen siyasal, ekonomik ve kültürel gerilemenin ve kayıpların geriliminde hırpalanan ‘yaralı bilinç’in etkisinde hayat buldu. Günümüz dünyası post-pozitivist anlayışların etkin olduğu, siyasal mühendislik uygulamalarının tahripkâr sonuçlarının görüldüğü ve resmi bir hakikat düzeni üzerinden monist uygulamaların karşılıksız kaldığı bir dünya. Çoğulculuk, farklılık, müzakere, katılım gibi talepler özgüvenle dile geldiği gibi siyaset felsefesi bu taleplerin nasıl karşılık bulacağıyla meşgul. Dolayısıyla zamanın ruhuna karşılık verecek düzenlemelere ihtiyaç var. Bu ihtiyaç sosyal, siyasal, kültürel alanda hissedildiği gibi eğitim alanında da hissediliyor. Tevhid-i Tedrisât üzerinden zorunlu eğitim formuyla 95 yıldır sündürülen şey sadece teknik bir düzenleme olarak ele alınmamalıdır. Toplumu tarih-kültür müktesebatından ve inanç evreninden kopartıp akreditasyonu sağlanmış bilgi ve bilgi kanalları üzerinden formatlama düzenlemesi yapan Tevhid-i Tedrisât’ı kurcalamak durumundayız. Bu kurcalama, mevzunun aynı zamanda iktidar-bilgi problematiği başta olmak üzere modern devletin bilgi tekelinin ne anlama geldiği, belge-sertifika ve diploma tekelinin meslek ve statü dağılımını dolayısıyla toplumsal hiyerarşiyi nasıl şekillendirdiği, hangi bilgi ve bilgi kaynağını, hangi aktarım formlarını işlevsiz dolayısıyla da geçersiz ve meşruiyetsiz kıldığı gibi bir dizi esaslı konuyu içeriyor. Meselenin teknik bir düzenleme, amacın da kollektif bir yanılsama olduğu anlaşılan klişelerin giderilmesi olmadığı açık. Mesele devletin topluma öncelenmesi ve devlet-toplum ilişkisinin devletin belirleyiciliğine emanet edilerek ele alınması. Bunun siyasal ve tarihsel sakıncalarının neler olduğuna ilişkin hafızamız yeterli veriye sahip. Modernleşme pratiğimizde halkın kâh yeniden formatlanacak teknik bir dolguya, kâh hümanist iyimserlikle yola getirilecek, geçmişin tortularından ve prangalarından azade edilecek gelenek/din tutsağına indirgenmesi kabul edilemez.

Yazının Devamı İçin TIKLAYINIZ