ajanskamu @ gmail.com

YKS ve Denizyıldızları

YKS sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte, her yıl tekrarlanan tartışmalar tekrar gündemdeki yerini aldı.

Devlet, dün olduğu gibi bugün de en büyük rant kapımız. Dolayısıyla yaklaşık iki asırdır her kesim kendi ekibiyle o devleti ele geçirmeye çalışıyor.

Hemen hepimizin farkında olduğu ve bir yönüyle de herbirimizin kısmen sorumlusu olduğu bu vahim tablo sebebiyle birbirimize güvenmiyoruz.

Öğretmenlerimize de güvenmediğimizden olacak, onları sürecin dışına iterek sınav odaklı bir eğitim anlayışına mahkûm ve razı olduk...

(Öğretmen yetersizliği üzerine nutuk çekmeye hazırlananlara o öğretmenlerin nerede ve nasıl yetiştiğini/yetiştirildiğini sormuş olalım.)

Diplomayı olması gerektiğinden çok daha önemli bir noktaya taşıyıp, zorunlu eğitimi on iki yıla çıkarınca yaşadığımız problemler beklenenin aksine her geçen yıl büyüdü.

Kademeler arası geçişi düzenleyen sınavların adı, şekli ve mahiyeti sürekli değişti.

YKS (TYT ve AYT) sistemi ilk açıklandıktan sonra ömrü iki ay sürmedi. Üzerinde defalarca değişiklik yapıldı. Kimi dersler önce kaldırıldı sonra geri getirildi. Kimi derslerin soru sayısı değiştirildi. Nihayetinde bir noktada karar kılınmak zorunda kalındı.

Sınav sistemini iki ayda düzenleyemeyi beceremeyen bürokratik mekanizmanın, gençlerimizin tüm hayatlarına yön verecek bir sınavda (TYT) en temel kaygılarının zaman problemi olduğunu farketmiş olmaları beklenirdi. Fakat değişen bir şey olmadı...

Gençlerimizin bizden cevap beklediği sorular var:

Ortaöğretim hayatları boyunca çocuklarımıza hızlı okuma ve zaman yönetimi ile ilgili bir ders veriyor muyuz?

O halde hangi hakla TYT de zaman ve süreç yönetimini en temel kaygı haline getiriyoruz?

Geciktirmeden çözmemiz gereken asıl probleme gelince:

YKS düzenlemesi ile (TYT ve AYT) tüm derslerde soru sayısı mümkün olduğunca azaltıldı.

Bu haliyle sağlıklı bir ölçme ve değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalışmak zorunda kalmanın kendisi ızdırap vesilesi...

Şöyle ifade etmeye çalışalım:

MEB bünyesinde 9. ve 10. sınıflarda bir dersten her dönemde iki yazılı olmak üzere toplam sekiz yazılı yapmamız gerekiyor. Oysa örneğin Fizik dersi için öğrencilerimizi 9. ve 10. sınıf konularından (83 kazanım) sorumlu tuttuğumuz TYT (1.aşama) sınavında yedi soru soruyoruz.

MEB yetkilileri, veliler(özellikle lise), öğrenciler, öğretmenler ve eğitim uzmanları, MEB bünyesinde yapılan yazılı yoklamalarda her yazılıda yalnızca bir soru sorulmasını doğru buluyorsa mesele yok.

Öğretmenler her yazılıda yalnızca bir soru sormak gibi bir eylem kararı alıp uygulamaya kalksa ortalık ayağa kalkar.

Yaşadığımız tablonun daha da vahim olduğunu farketmek zorundayız.

Bizler TYT ve AYT de soru sayılarını minimum seviyeye çekince sınav sonuçlarını belirlemede şans faktörü olması gerekenden çok daha üst seviyelere çıktı.

Buna bağlı olarak öğrencilerimiz sınav sonucuda aldığı puanın aslında hakettiği sonuç olmadığı duygusunu çok daha fazla yaşamaya başladı.

Her öğrencimiz soru sayısının azlığı nedeniyle sınav öncesi girdiği deneme sınavlarındaki derecesinin çok değişken olduğunu yani şans faktörünün olması gerekenden çok daha fazla olduğunu defalarca yaşayarak tecrübe ediyor.

Evlatlarımızın tüm hayatlarını şekillendirecek olan mesleklerini belirlerken şans faktörünün bu kadar baskın hale gelmesinin insani boyutunu konuşmaya gerek var mı?

Hep birlikte gençlerimizin adalete olan inancını zedeliyoruz…

Mağduriyet yaşayan öğrencilerimizin akademik anlamda daha başarılı öğrenciler arasında yoğunlaşıyor olmasını yani memleketin en cins ve disiplinli kafalarını dolayısıyla kendimizi yani geleceğimizi bir şekilde cezalandırıyor oluşumuzu ne şekilde açıklamak gerekir?

Soru sayısını azaltılınca sağlıklı bir ölçme ve değerlendirme yapabilmek için tek bir sorunun içerisinde birçok kazanımı barındırması beklenir.

Bakmayın siz, analiz, sentez vb popüler söylemlere...

Soru kalitesi geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında beklenen seviyenin çok altında.

ÖSYM'nin bulduğu çözüm: MEB kitabında kıyıda köşede kalmış noktaları seçici soru diye sormaktan ibaret görünüyor.

Eskiden ÖSYM özel sektörün bir adım önünde olur, hazırladığı sorularla özel sektöre yön verirdi. Bir başka ifadeyle, sorular zekâ kokardı. (Soruların ezbere dayanıp dayanmadığını ölçmenin çok basit bir yöntemi vardır. Kitap defter serbest dersiniz. ÖSYM sorularına bu gözle de bakalım.)  Oysa şimdilerde özel sektörün gerisindeler.

Matematik dersinin belirleyici olduğu bir sınav sisteminin yanlışlığı ise bambaşka bir problem.

Sayısal öğrencileri için Fizik, Kimya ve Biyoloji derslerinin belirleyiciliği azalmış durumda. Bilim sadece Matematik demek midir? Sayın bakanımız derinleşmekten söz ediyor. Oysa son yıllarda yüzeysellik bu branşların en temel problemi. Gençler matematik bilgilerini Kimya ve Fizik derslerinde kullanamıyor. Soruna odaklanmak yerine kavram sorularına yöneldik.  Bulduğumuz çözüm Fizik ve Kimya branşlarını işlemden arındırmak.

Dershanelere ihtiyaç kalmayacak, yani bürokratik mekanizma günü kurtaracaktı(!)

Bir kez daha çözümü öteleyerek asıl problemin üzerini örtmeyi tercih etmiş olduk.

Matematik yeterliliğini ölçmeyi  dersin kendisiyle sınırlandırınca, Matematik dersini kendi içinde soru tarzlarının ezberlendiği (!) bir ders konumuna ittiğimizi de fark edemedik.

Oysa kavram ve işlem soruları birbirinin alternatifi değil...

Bilim insanı yetiştirmek, cins kafaları sisteme kazandırmak istiyorsak, Bilim Olimpiyatları'nın yüksek öğretime geçişte katkısının arttırılması ya da kıymetinin anlaşılması üzerine hep birlikte kafa yormamız gerekiyor.

Özellikle dil alanında yaşanan gariplik ise tek kelimeyle ibretlik.

Dilden tüm soruları eksiksiz doğru cevaplamanız neredeyse hiç bir şey ifade etmiyor.

Soru sayılarını arttırıp, her ders için sorular çok kolaydan çok zora doğru ve ayrıca farklı yeterlilikleri de sorgulayan bir yelpaze sunduğunda daha sağlıklı bir ölçme değerlendirmenin ortaya çıkacağında şüphe yok.

Sağlıklı bir ölçme değerlendirmenin, "Sistemin Kendisini Kontrol Etmesi" ve eksikliklerinin üzerine gitmesi açısından da çok çok önemli olduğunu vurgulamak gerekir.

Bu nokta ihmal edildiği takdirde hazırlandığımız asıl büyük değişimi (!) yanlış ve eksik veriler üzerinde bina edeceğimiz noktası gözden kaçırılmamalıdır.

Örneğin TYT de 20'şer, AYT'de 40'ar Fizik, Kimya ve Biyoloji sorusu sorulabilir. Sınavın ismini değiştirmeden yeni bir düzenleme yapılabilir.

Çözüme odaklanmak yerine ifrat ile tefrit arasında boğuluyoruz.

ÖSYM her sınav sonrasında dönem dönem düzeltmek zorunda da kaldığı cevap anahtarını vermekle yetinmeyi bir kenara bırakmalı ve her bir sorunun hangi kazanımları kapsadığını ayrıca soruların ayrıntılı ve gerekçeli çözümünü de yayınlamalıdır.

Hazırladıkları sorularla gençlerimizin geleceğine yön veren ekibin akademik yeterliliğini test etme imkânının, kamuoyunun elinden alınmaması gerektiği kanaatindeyiz.

Cevap anahtarı vermekle gerekçeli çözüm açıklamanın arasındaki fark ehlince malumdur.

ÖSYM, bu yıl sınava giren ve tercih aşamasında olan öğrencilerimizin sınav hakkındaki görüşlerine sisteme girebilmek (tercih yapabilmek) için katılmak zorunda oldukları bir anketle başvurabilir.

Anlamak ve anlatmakta zorlandığımız gariplikleri belki bu yolla farkedebilirler.

Tüm bu değerlendirmelerden sonra 2.390.188 adayın TYT, 1.880.711 adayın AYT sınavına katıldığı YKS 2019’da bazı derslerin net ortalamalarına bakalım:

Ders (Soru Sayısı) : Net Ortalaması

TYT-Türkçe (40) : 14,673

TYT-Sosyal Bilimler (20) : 6,687

TYT-Temel Matematik (40) : 5,672

TYT-Fen Bilimleri (20) : 2,243

AYT-Matematik (40) : 4,775

AYT-Fizik (14) : 1,034

AYT-Kimya (13) : 0,963

AYT-Biyoloji (13) : 1,298

Bu tabloyu yukarıdaki değerlendirmelerle birlikte ele aldığımızda ortaya çıkan manzaranın kamuoyunun zannettiğinden çok daha kötü olduğu vurgulamak gerekir.

Yapılacak değişikliklerin bir sistem değişikliği olmadığını, öğrencilerimizin mağduriyetini gidermek adına geç kalınmadan sınav sistemine yönelik gerçekleştirilmesi gereken zorunlu bir teknik düzenleme olduğunu, anlamak, anlatmak ve uygulamak zorundayız.

Tüm bu değerlendirmeleri yeni bir sisteme geçiş öncesi anlamsız bulanlara son bir hatırlatmada bulunalım:

MEB'in hazırlandığı ‘Yeni Ortaöğretim Sistemi’nden YÖK'ün haberi  olmadığını öğrendik.

Daha da önemlisi problemin asıl kaynağı olan üniversitesiteye geçiş sistemini nasıl düzenleyeceğimiz sorusunun cevabı henüz yok.

Bu durumda MEB'e güvenmemiz gerekiyor.!

Basit bir soru:

Yaşadığımız onca tecrübe hafızalarda tazeliğini korurken kayıtsız şartsız size neden güvenelim ?

Ne diyelim: Belki de susmak en güzeli...

Hikâye anlatmayı seven eğitimcilerimizin favorisidir:

Sahile vurmuş binlerce denizyıldızını tekrar denize atan kahramanımıza “binlercesi olduğunu ve güzel de olsa yaptığı işin sonucu değiştirmeyeceğini” söyleyen arkadaşın aldığı cevap neydi?

Bu yıl kendisi için hiç bir şeyin değişmediği genç sayısı yaklaşık 2.5 milyon...

Bu sayı her geçen yıl artmaya devam ediyor.

Hikâye anlatmak güzel de problemlerimizi çözmeye yetecek  mi?