ajanskamu @ gmail.com

Türkiye’de sistemin en sorunlu alanlarının başında hiç şüphesiz eğitim geliyor. Cumhuriyet ile birlikte kökten değişime uğrayan eğitim sistemi ‘kültürel çatışmaların’ da merkezine oturuyor. Abdülbaki Değer, özellikle son dönemde ‘yoga’ üzerinden başlayan hassasiyet tartışmalarını eğitimin özerkliği ve olması ‘gerekenler’ üzerinden mercek tutuyor.

Geçen ay ‘ETCEP’ üzerinden ‘toplumsal cinsiyet’ eksenli eğitim tartışmamız bugünlerde ‘yoga’ ile yeniden hararetlenmiş durumda. MEB’e bağlı özel-resmi tüm okullarda ‘Ece Vahapoğlu ile Çocuk Yogası’ etkinliğine ilgili müdürlüğün ‘olur’ vermesiyle tartışma ‘yoga’nın dindeki yerine değin uzandı. Nitekim Hayrettin Karaman hoca ‘bu inanç, öğreti ve uygulamalar ya başka dinlere ait ritüellerin bir parçası, bir uzantısıdır veya dini olmasa da dinin ve ibadetin yerine ikame edilmek istenmektedir’ tespiti ile bu ve benzer uygulamaları inancımıza dönük operasyonel girişimler olarak değerlendirerek hem muhafazakâr kamuoyunun hissiyatına tercüman oldu hem de söz konusu tartışmanın aynı zamanda geniş bir mücadele alanının parçası olduğuna vurgu yapmış oldu. 

Hayata dair bir titizlenme belirtisi sayılabilecek bu hassasiyet önemsenmeli, beslenmeli, derinleştirilmeli. Aynı zamanda bu tarz sembolik uygulamalar üzerinden ‘yetişin Müslümanlar!’ modunda açığa çıkan yüksek hassasiyetimizin işleyen rutinimize ne kadar şamil olduğunu da dikkatle bakmalıyız. Zira dönemsel sembolik hadiseler karşısındaki tavrımız önemli olmakla birlikte asıl önemli olan varlığımızı ve niteliğimizi doğrudan belirleyen rutine gösterdiğimiz ihtimamdır. Bu yüzden rutine ilişkin hassasiyetimizin çok daha hayati olduğu izahtan varestedir. Dolayısıyla bu tarz sembolik uygulamalarda açığa çıkan ve önemi inkâr edilemez olan duyarlılığımızın sahici ve kalıcı bir anlam ve önem kazanması ancak rutini kapsayan bir praksise dönüşüp dönüşmediği üzerinden anlaşılabilir.  

MEB düzeneği içerisinde ‘toplumsal cinsiyet’ veya ‘yoga’nın İslamiliğine ilişkin tartışma; verili düzeneğin gayet İslami olduğuna ilişkin ön kabulle hareket ediyor. Oysa modern zorunlu eğitimin ortaya çıkışı ve yaygınlaşması devlet-din ilişkisindeki gerilim, hatta karşıtlık üzerine oturmuştur. Osmanlıdaki dini ve modern okul kaynaklı ‘eğitimde ikilik’ mevzusu, Cumhuriyet’le bu dini kurum ve yapıların tasfiye edilerek eğitimde ‘Tevhid-i Tedrisat’ üzerinden tekel oluşturulması vs. bunun kanıtı hükmündedir. Aynı şekilde sinemamızın ana klişelerinden olan öğretmen-imam karşıtlığı bu gerilim ve karşıtlığın en somut yansımalarından birisidir. Bu açıdan yukarıda da belirtildiği üzere alana ilişkin hassasiyetimizde hem işleyen rutine hem de sisteme ilişkin bütüncül bir kavrayışımızın olması gerekiyor. ‘Toplumsal cinsiyet’ ve ‘yoga’ üzerinden gösterilen hassasiyetin örneğin bir tören ve ritüel tartışması da açması gerekmez mi? AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) tarafından defaatle aleyhinde karar verilen ‘zorunlu din dersi’ uygulamasının dine uygunluğunu sorun etmesi gerekmez mi? Bu dersin ebeveynlerin rızası hilafına veriliyor olması hem hak ve özgürlükler hem de dine uygunluğu açısından tartışmalı değil mi? Belirli yaş aralığındaki tüm nüfusa standart bir programın veriliyor oluşu, üstelik İslami eğitimin temel formülasyonunu etimolojik olarak sarahaten veren ‘talebe’, ‘talep eden’ vurgusu göz ardı edilerek kitlesel bir zorunluluk üzerinden aktarımı problem olarak görülmeli değil mi? Eğitim alanının mutlak şekilde devlet tekeline alınması hatta neredeyse sivil hiçbir mekanizmanın müdahil olamayışı gerçeğini sorgulamaksızın sanki mevcut yapı pirüpak şekilde işliyor ve ‘yoga’, ‘ETCEP’ gibi uygulamalarla sinsi bir takım sızma teşebbüslerine karşı toplumsal bir defans uyguluyormuşuz havası yaratmanın, duygusal kabarmalara yol açan dini kurtarma gayretlerinin mevcudu paklayan, rutine karartma uygulayan, mevcudun makul ve meşru olduğu yanılsaması oluşturan birer self operasyonel taktiklere dönüştüğünü görmemiz gerekiyor. 


“Eğitim alanının mutlak şekilde devlet tekeline alınması hatta neredeyse sivil hiçbir mekanizmanın müdahil olamayışı gerçeğini sorgulamaksızın sanki mevcut yapı pirüpak şekilde işliyor ve ‘yoga’, ‘ETCEP’ gibi uygulamalarla sinsi bir takım sızma teşebbüslerine karşı toplumsal bir defans uyguluyormuşuz havası yaratmanın, mevcudu paklayan, rutine karartma uygulayan birer self operasyonel taktiklere dönüştüğünü görmemiz gerekiyor.”

Türkiye’de eğitim sistemi amaçlılığından yürütülüş biçimine, tasarımından yasal dayanaklarına değin tartışılması gereken bir yapı. Bu yapının hangi geleneklerden  geldiği, hangi amaçlılığa istinaden şekillendiği ve bugün cari işleyişi ile neye hizmet ettiği gerçeği görülmeli. Bunu görmek yerine bir takım sembolik uygulamalar üzerinden tartışmayı sınırlandırıp sanki mevcut düzenek ‘Din İşleri Yüksek Kurulu’ onayından geçmiş de içine bu safiyeti bozacak bir takım dâhili ve harici sızma girişimleri var havası oluşturuyoruz. 

Bu yüzden etki düzeyi yüksek bu tarz sembolik uygulamalar sansasyonel şekilde kullanılarak yanılsama oluşturuluyor. Hele hele bu vaziyete çanak tutmayı vazife ifası gören kamuoyu da eklenince yanılsama katmerli hale geliyor. Duyan ‘Ne güzel sistemimiz var, maşallah, İslam’a uygun ne güzel dizayn edilmiş’ zannediyor. Oysa böyle bir şey yok! Ne İslamisi, ne dinisi, ne insanisi! Hiçbir pardigmatik dönüşüm geçirmeyen mevcut sistem kurulduğu gün gibi işliyor. Ne ‘dindar’ nesil yetiştirmek gibi bir amaçlılığı var ne de, işin aslı ve çok çok daha önemlisi, böyle bir amaçlılık olsa bile bu amaçlılığı gerçekleştirmeye uygun bir yapısı var. Türkiye’de tüm sorunların uygun çözümü mevcut olduğu varsayıldığı için sorun genellikle çözümlerin ciddiyetle uygulanmaması olarak görülür. O yüzden yüzyıllardır uygulanan sorun-çözüm sistematiklerinde ısrar edilir. Bu sistematik sorgulanmaz, ilgisiz veli, tembel öğrenci, memur modundan kurtulamayan öğretmen suçlu olarak kodlanır. Nitekim ‘yoga’ tartışması vesilesiyle din eğitimi mevzusuna da değinen Hayrettin Karaman hoca, istediği sonucu alamayan parti(li)lerin seçmeni aşağılaması gibi ‘gayret-i diniyyesi eksik veliler’ diyerek velileri suçluyor.  


Konuşmadığımız, tartışmadığımız ve kök bağlantılarına vakıf olmadığımız bir sistemin lehimize işleyen bir yapı olarak nasıl görebiliriz? Şerif Mardin’in “İsyankâr İttihatçılar, çöken bir eğitim sisteminin değil, Sultan Abdülhamit’in temelden değiştirdiği bir eğitim sisteminin ürünleriydi” tespiti ile İlber Ortaylı’nın “Sultan Abdülhamit döneminde açılan okullarda yetişenler, paradoksal biçimde önce öce Devlet-i Aliye’nin sonunu getirip sonra da modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini tayin ettiler” tespitinde belirtildiği gibi. Bu sistemin kodifikasyonunu bilmezseniz içindeki bir takım sembolik uygulamalarda enerji tüketerek mesafe alamazsınız. Mevcut sistem ile bu sistemin gerçekleştireceğini varsaydığımız amaçlarımız arasındaki uyuma bakıldığına inanmıyorum. Bu aracın spesifik olarak bu amacı gerçekleştireceğini düşünmemiz için her hangi somut, nesnel, geçerli ve güvenilir bir kanıtımız var mı?  

Peki, ne yapmalı? ‘Ne yapmalı?’ sorusunu nerede, niçin, nasıl ile birlikte ele almadığımızda garip bir savrulma yaşıyoruz. Onun için ‘eğitim’, ‘maarif’, ‘öğretim’, ‘tedrisat’, ‘talim’, ‘terbiye’ gibi kök kavramları kapsayacak şekilde şu birkaç sorunun etraflıca tartışılmasında yarar var: Zorunlu eğitim nedir? Günümüzün sosyal, siyasal, ekonomik ve de teknolojik koşullarında 1800’lü yıllardan devralındığı gibi sürdürülebilir mi? Tevhid-i Tedrisat’ın anlamı nedir? 7 yaşına giren çocuğunuzun 12 yıl boyunca hangi okulda, hangi öğretmenden, hangi müfredatı, hangi saatlerde, ne şekilde alacağına karar veren bir sistem ne demektir? Rahmetli Kürşat Bumin’in yetkinlikle belirttiği gibi Anayasa’da ‘temel hak ve özgürlükler’ yerine ‘sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler’ faslında dile gelen ‘eğitim ve öğrenim hakkı’ öğrenim özgürlüğünden yoksun bir şekilde yapılandıran otoriter anlayış, çocuklarımızı ve gençlerimizi okul denilen kültür düşmanı kurumla baş başa bırakmıştır. Şayet ‘öğrenim özgürlüğü’ şeklinde bir kavrayışımız ve dolayısıyla yasal düzenlememiz söz konusu olsaydı buna ilişkin bir ‘din öğrenimi özgürlüğü’ de yerini almış olacak bugün tartıştığımız ‘toplumsal cinsiyet’ ve ‘yoga’ mevzuları da anlamlı bir zemine kavuşmuş olmaz mıydı?