ajanskamu @ gmail.com

FORDIST üretimin en vahim sonuçlarından birisi de insanın kendisine ve emeğine yabancılaşmasıdır. İşçinin fordist üretimin bir dişlisi olarak bant sisteminde maruz kaldığı ve Marx’ın “işçinin emeğine yabancılaşması” olarak belirttiği durum Charlie Chaplin’in ‘Modern Zamanlar’ filminde muazzam bir biçimde görselleştirilmişti.

Fordist üretime uygun inşa edilen fabrika düzeneğinde ‘yabancılaşma’, üretim bandında mesaisi boyunca işçiye bir cıvatayı sıktırarak ve bunu mütemadiyen tekrarlatarak gerçekleşiyordu. Seri, parçalanmış ve hızlı üretim işçiyi işin bütününden zihnen koparıyordu.

Hattı zatında fabrika, içkin mantığı itibariyle diğer modern kurumların da anası. Mesela modern hapishane ve okul için fabrika eskiz işlevi görmüştür. Dolayısıyla ‘emeğe yabancılaşma’, modern kurumsallıklara içkin bir durumdur. Bu nedenle üretim bandının mantığını ve sonuçlarını fabrika duvarlarının dışında da gözlemleyebiliriz. Modern toplumun organize olma biçimi ve mantığına egemen olan bu durumu işbölümü ve uzmanlaşma da beslemektedir.


Kitlesel eğitim, mantık olarak bant sisteminin bir uzantısı.

Bir eğitimci olarak beni en çok düşündüren sorunların başında eğitimcilerin bu düzenek içerisindeki konumlandırılışı geliyor.

Okullarda bürokratik bant sistemi ‘hakikatin ayrıntıda boğulması’ üzerine kurulu. Gündelik işleyişi sırasında eğitimcinin eli bir cıvatadayken yeni bir cıvatanın önüne gelmesi ile cıvata sıkma işi sürekli kendini yeniden üretiyor. Tüm bu cıvata sıkma süreci sonucunda cereyan eden işin asli mahiyeti, niteliği, amaçlılığı ile eğitimcinin bağı kopuyor.


Bu sistem içerisinde eğitimciler görevlerini ifa ederken kendilerinin varlık koşulu olan eğitimi bir fikir, düşünce ve felsefe olarak düşünmekten alıkonmuş durumdalar. Düşünmek ve sorgulamak için başını cıvatadan kaldırmak tıpkı Chaplin’in gösterdiği gibi bant sisteminin işleyişine zarar verebilir. Ancak bu sistem o kadar gayri tabii ki işleyişe halel gelmesin diye hızını arttıran, çabasını zorlayan eğitimci de Chaplin’in düştüğü durumlara düşmekten kendisini koruyamaz.

Eğitim konusunda suskunluk orucu tutan ya da en iyi ihtimalle “hakikati ayrıntıda boğarak” minderden kaçan bir ülkeyiz.

Haydi, eğitimi feda ettik diyelim!

Müşteki taklidi ile durumu idare ediyoruz diyelim!

Ama şu Chaplin’den beter durumlara düşen eğitimcinin hali ne olacak?

Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk izlemiş midir bilmiyorum ama çarpıcı bir film var: Detachment (Kopma)

Detachment, Camus‘dan alıntı ile başlayıp Poe‘dan anekdotla biten, Orwel‘a atıflarla derinlik kazanan bir film. Film sorunlu bir okula atanan öğretmenin bir mucizeyi gerçekleştirmesi üzerine kurulu sıradan eğitim içerikli filmlerle karıştırılmamalı. O tür yapımlar sistemin meşrulaştırıcısı olarak Süpermen filmlerinin kötü bir kopyası.

Benzer türdeki yapımların barındırdığı tüm klişelerden uzak durulmuş bu filmde. Gerçeği, gerçeğin kendisi kadar sert biçimde ortaya koymaktan çekinilmemiş. Hatta film mi, belgesel mi izlediği hakkında tam da bu gerçeklik dozundan ötürü izleyiciyi ikileme sürükleyebilir film.

Sorumsuz öğrenciler, anlayışsız veliler, tükenmiş öğretmenler ve bunlarla hiç derdi olmayan hoyrat bürokrasi….

Tekmili birden bu filmde!

Filmde edebiyat öğretmeni Henry Barthes’in ağzından öğretmenlerin içinde bulunmuş oldukları tükenmişlik çarpıcı biçimde şöyle dile getiriliyor:

‘Hepimizin sorunları var. Hepimizin baş ettiği şeyler var. Ve hepimiz, bu sorunları gece yanımızda eve taşıyoruz. Sabah da yanımızda işe taşıyoruz. Sanırım bu, denizde çırpınan birine can yeleğini atacağın sırada, kendinin de can yeleği veya güvenlik ağı olmadan, denizde sürüklendiğini sezip, durumun farkına varmanın verdiği çaresizlik.’

Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarıldığı, okulda şiddetin tırmandığı, velilerin müşteri pelerini ile okullarda arz-ı endam ettiği, öğrenci-veli-öğretmen ilişkisinin yapısal gayri tabiilik sebebiyle yara bere içinde kaldığı, bürokrasinin sahayı presleyerek son hayat belirtilerini de berhava ettiği ülkemizde bu sözlerin hiç mi karşılığı yok?

Filmin bir yerinde Barthes, ders anlatırken George Orwel’ın ‘1984’ romanına atıf yaparak ‘doğru olmadığını bildiğimiz halde yalanlara kasten inanmak’, diye devam eder cümlesine.

Ülkece eğitim bahsinde bunu yaptığımızdan kuşkum yok!

ÇOK ÖNEMLİ NOT: Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk öğretmen önlükleri ile ilgili bir tanıtım paylaştı. Tanımda şunları söyledi: “Önlük sadece bir kıyafet değildir. Ustalığın simgesidir. İşe başlamış olmanın, çalışıyor olmanın, kolları sıvamanın, karşıdan görüldüğünde sorunları çözecek kişinin geliyor olduğunun, ben buradayım, bilgimle, tecrübemle, deneyim ve yeteneklerimle buradayım demenin temsilidir.”

Önlükleri kullanan öğretmenlerden birisi ‘gayet iyi, okulda daha rahat hareket edebilmemiz için tasarlanmış’ derken bir diğeri ‘Çok beğendik. Öğretmenlik mesleğine yakışır bir şekilde olmuş. Çok hoşumuza gitti. Hem rahat hem kullanışlı. Modern çağa uygun olarak tasarlanmış” dedi.