29.04.2019, 08:02

Seher Öğretmen!

Seher Öğretmen…

      Cehaletin zifiri karanlıklarından, aydınlığın menziline yürümenin başladığı yerdi mektep. Hani bilgiyle sayfa sayfa yükselmenin, yücelmenin başladığı yer. O yıllar halk arasında okula mektep, öğretmene de muallim denirdi. Mektebe çeşitli nedenlerle yaşıtlarıma göre geç yazılmıştım.

   80’li yılların henüz başıydı, Hani şu siyasi çalkantılar nedeniyle toplum iradesine indirilen darbenin yapıldığı zamanlar. Yokluğun ve yoksulluğum tüm bacalarda tüttüğü yıllar. Ailede mektebe devam edecek şanslı çocuklardan ikincisiydim. Zira benden büyük iki ablam, törenin hâkim anlayışına kurban edilmiş, ne yazık ki okula devam edememişti.

 Okula başladığımda, tek kelime Türkçe bilmiyordum. Liseye giden abimin dışında, evde doğru dürüst Türkçe konuşan da yoktu. Dil bilmemek meğer ne kadar kötüymüş! Sınıf öğretmeni adımı, yaşımı sorunca başımı önüme eğer nizanım (bilmiyorum) diye cevap verirdim. İlk zamanlar okula çekinerek giderdim. Seher öğretmenin sorusuna muhatap olmamak içim dualar ettiğimi hatırlıyorum. Bu arada Seher Öğretmen, hayatımdaki ikinci öğretmenimdi. Elifbayı öğrendiğim rahmetli babam ise ilk öğretmenim. Seher öğretmen her zaman bakımlıdır. Beyaz elbisesi, yüzü ve saçlarıyla uyumlu büyükçe bir gözlüğü vardı. O zamanlar şehirde, bu tarz ayrıcalıklı giyinen sanırım sadece öğretmenlerdi. Öğretmenler, giyimiyle ve şık kıyafetleriyle uzaklarda dahi olsa hemen fark edilirdi. Seher öğretmen, sınıfta eğlenmeyi sever, tebessümü öğrencilerinden esirgemezdi. Ayrıca özgüveni yüksek ve çok nazik bir hanımefendiydi.

    Sınıfta çok az sayıda Türkçe konuşabilen öğrenciler vardı. Öğretmenimle diyaloğumuz, sınıftaki her iki dili bilen tercümanlar aracılığıyla gerçekleşirdi. Seher Öğretmen yaptığı sürpriz diyaloglarla, bazen ikinci kanala geçerek öğrenmemizi kolaylaştırıyordu. Nave te çiye (adın ne ), beje (söyle) gibi. Düzgün konuşmasına alıştığımız öğretmenin, gülerek  ‘Nave te çiye lo’  sorusu, sınıfı kahkahaya boğardı adeta. Öğretmen de kahkahaya katılır sınıfla eğlenirdi.

  Okuldaki sınıf mevcutları çok kalabalıktı. Sanırım bizim sınıf 65 öğrenciye yakındı. Siyah önlük ve beyaz yaka, müthiş heyecan katmıştı hayatımıza. Okulda ilk aylarda öğrendiğim kelimeler/cümleler, ‘‘ öğretmenim, buradayım, kalk, buraya gel, ellerini mendilinin üstüne koy, ödevini yaptın mı, hep beraber söylüyoruz,’ vb. kısa ifadelerdi. Bu kadarlık kelime hazinesiyle, öğrenim hayatım ilerliyor, devam ediyordu. Buradaki hazine sözcüğünün ifadeye çok büyük ve pahalı geldiğinin farkındayım. Fakat öğrendiğim kelimeler, Simyacı isimli romanda, delikanlının çölde ulaştığı hazineden farksızdı benim için.

       İlginç bir durum daha yaşanıyordu sınıfta. Türkçe konuşamadan, okumayı ve yazmayı öğrenmiştim. Tabii ki yumuşak ge harfinin telaffuzu dışında. İtiraf etmeliyim ki kelimelerin te canına okuduğumuz yıllardı. Çevremdeki insanların sıklıkla kullandıkları, ‘‘yaprağ, yağmur, bardağ’’ kelimelerindeki ‘ğ’ harfini yumuşatmak, deveye hendek atlatmak kadar zormuş meğer. Nasıl bir harfti bu böyle, hiç yumuşamıyordu dilimizde.

   Aynı durum kasa, kâğıt kelimelerinde geçen ‘‘k’’ sesi için de geçerliydi. Hadi bakalım oku harfleri, okuyabilirsen! Seher öğretmenin, ‘yumuşak ge oğlum, ğe değil’  şeklinde telaffuz etmedeki ısrarı bazen Çin işkencesine dönüştüğünü kabul ediyorum. Çoğu zaman ya sabır, çekerdi öğretmen. Çocuğum düzgün oku şunu! diye tekrar tekrar..

      İlk dönemin sonunda fişleri hem okuyor hem de anlamlarını öğreniyordum. Zira görsellerle desteklenerek öğretiliyordu okuma fişleri. Mesela, Ali ata bakıyor, Işık buharı yükselmeyen ılık süt içiyordu. Ya da Ömer mısır severken iştahlı olduğunu resimden anlayabiliyordum. Büyük bir keyifle, aşkla öğreniyordum.Koyunları otlatmaya götürürken, yerde bulabildiğim tüm gazete parçalarını okumak için toplardım meselâ. Koyunlar açlığını otlarla giderirdi, bende gazetenin spor sayfasının parçalarıyla. Sporu sever özellikle futbola düşkündüm. Çobanlık sırasındaki bu öğrenme hevesi, kısa sürede meyvesini vermişti. İlk dönemin sonu yaklaşırken, fişlerin hepsini rahatlıkla okuyabiliyordum. Bu durum öğretmenin de dikkatini çekmişti.

   Seher öğretmen bir gün beni yanına çağırdı. Sınıf tekrarına kalıp kalmadığımı sordu. Fakat görsellerle desteklenmeyen bu soruya kıt Türkçemle cevap vermem mümkün değildi. El işareti ve mimik hareketlerle anlamadığımı gören öğretmen, sınıftaki tercümana başvurdu. Neyse ki tercüman araya girip olayı çözdü. Sınıf tekrarını yapmadığımı anlayan öğretmen bu başarıma sevindi. Ancak yan sınıftaki arkadaşı Nevin hanımı çağırıp, beni işaret ederek bu çocuğu hatırlıyor musun? Bana dikkatli bakan Nevin Hanım'dan hayır yanıtını alınca, öğretmenim daha bir neşelendi. Bu çocuk müthiş ilerleme katedip  okumaya geçti. Emin olmak istiyorum. Ve bir şeyler daha konuştular. Konuşulanları dinlesem de, olaya Fransız’ım tabii. Nevin öğretmen neyse ki sonra görüşelim deyip ayrıldı sınıfımızdan. Benim için aralarında sınıf yükseltmeyi konuştuklarını sonradan öğreniyorum. Tercümandan tabi canım.

     Bir gün öğretmenim gene Nevin Öğretmeni çağırdı. Kapı girişinde hava durumunu gösteren panodaki yazıları okumamı istedi. ‘Hava soğuğu’ yazılı ibareyi görünce ayaklarımın bağı çözüldüğünü, ayakta zor durduğumu anımsıyorum. Aman Allah’ım! Aynı kelime içerisinde iki tane yumuşak ge olamaz. Kalbimin hızla çarptığını, benzimin attığını, sesimin titrediğini hissediyorum. Seher öğretmen ne zor kelime bulmuştu böyle. Sınıfta büyük bir sessizlik var. Belki de maçların  sonlarındaki kader anlarına benziyor durum. Aslında antrenmanlarda gayet iyiyiz de, katı kurallar var asıl  maçta. Metinleri çok rahat okuyabiliyordum. Fakat bir yabancı öğretmen ve sınıftaki 65 kişinin önünde değil. Keşke diyorum oturduğum yerde okuyabilseydim. O zaman sadece öğretmeni görürdüm. Seher Öğretmenin yüz ifadesinden, bana inandığını anlıyorum. Başını öne hafifçe sallayarak, yapabileceğimi söylüyordu. Öğretmenimi çok seviyorum ve böyle  kelime sormamalıydı, haksızlık ama diyorum. Dudak okumalarımdan cümleyi okumaya hazırlık yaptığımı düşünüyor öğretmen. Bense babamın, elifbayı okumaya başlamadan önce ezberlettiği duayı okuyorum. Rabbi yesir vela tuessir Rabbi Temim bil hayr’i defalarca okuyorum. 

  Cümleyi okudum ama yumuşak geçişler olmayınca, Nevin öğretmen, kabaca değil oğlum, daha kibar söyle. Kabalığımız yüzümüze vurulmuştu o gün. Hem de çok saygı duyduğumuz öğretmen tarafından. Belki de ben çok abartmıştım bilemiyorum. Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüş ve çok utanmıştım. Hâlbuki fırıncı amca, bakkal amca ve en çok da babam bu harfi yumuşatmadan güzel konuşuyorlardı. Ah Seher Öğretmen bir harfe sattın beni. Üstelik çevredekiler onları kabalıkla ayıplamıyor, suçlamıyordu bile.

        Seher Öğretmenim! Ne kadar zaman geçse de asla unutamadım sizi. Ama şunu bilin ki; ilkokuldan sonra kasa, kağıt, yağmuru ve soğuğu telaffuz ettiğiniz şekilde öğrendim. Sizi hayırla, minnetle anıyorum.  

Yorumlar (0)
banner51
21°
açık
Günün Anketi Tümü
Kadroya Geçen İşçiler Asıl İşkoluna Dahil Olmalı mı?
Kadroya Geçen İşçiler Asıl İşkoluna Dahil Olmalı mı?
Namaz Vakti 25 Eylül 2020
İmsak 05:23
Güneş 06:48
Öğle 13:01
İkindi 16:23
Akşam 19:04
Yatsı 20:23