Medeniyetimizin iki temel anahtar kilit taşı var: Cami ve mektep.

İslam Peygamberinin (sav) ilk mescidin temelini attığı günden beri camiler ümmetin karargâhıdır.

Mektep ise camiden çıkmış, akademik alan olarak “Müslüman Düşüncenin” dünyayı derinden etkileyen temellerini atmıştır.

Bir başka ifadeyle;

Cami ibadet, karar, yönetim, divan ve adalet merkezidir. Hem avama hem de havasa açık ortak bir alandır.

Mektep ise caminin ve cami etrafında şekillenen toplumun mutfağıdır.

Camiyi şekillendirecek, toplumu yönetecek ve yönlendirecek, düşünce dünyasını aydınlatacak, hayatı kolaylaştıracak dünyevi ilimleri geliştirecek, kâinatın sırlarını keşfe meraklı nesiller yetiştirecek, toplumun ahlaki ve adli süreçlerini tekâmüle erdirecek faaliyetlerinin bütünün yürütüldüğü muazzam bir mutfak…

Dünya tarihinin en az bin iki yüz yıl adalet ve sükûnetle geçmesini sağlayan ihtişamlı bir dönemi.

İnsanı değerli kılan, adaleti yükselten, düşmanının bile sığınak olarak gördüğü olağanüstü bir medeniyet.

Son iki yüz yılda hızla gelişen kapitalizm kendisine en büyük düşman olarak İslam medeniyetini gördü.

Çünkü İslam sömürüye izin vermez.

 Ama kapitalizmin hayatiyet vasıtası sömürüdür.

Gerek silah satar sömürür, gerek insan satar ve gerekse de zevk ü sefa satar ama mutlaka sömürür.

İslam Kültür medeniyetinin kalesi o kadar sağlamdı ki sömürgeci sistem en az yüz yıl mücadele etti, kendi düzenini kurmak için.

İlk önce nereden başladı biliyor musunuz?

Cami ve mektepten…

Camiyi diğer işlevlerinden koparıp sadece ibadet yapılan ve kimsenin kimseye bakmadığı bir mekâna dönüştürdü.

Şeytanın sağdan yaklaşması misali “Camide sessiz ol ve sadece ibadet yap.” dedi ki bu ibadet zamanlarında doğrudur.

Ama diğer zamanlarda camide halkalar kurup; dini, ahlaki, adli, toplumsal, bilimsel, mimari konuları tartışan toplumu dönüştürerek camiden uzaklaştırdı.

“Camide dünya işi konuşulmaz.” diyerek, büyük bir faciaya sebep oldu. Camide helal olan her şey konuşulur ve tartışılır.

Sonra mektebe döndü. “Allah’ın dinini öğrenmek varken, dünyevi ilimleri öğrenmek de neymiş.” gibi bir düşünce yerleştirdi. Bu da sadece din öğrenen ama toplumdan ve hayatta kopuk,  diğer dinlerdeki gibi sınıfsal bir dini zümre oluşturma çabasına yönelikti.

Öte yandan, dinden dışlanan pozitif ilimlere de yeni bir alan açarak, ilmin önündeki en büyük engel olarak dini gösterdi.

Tam İngiliz fitnesi, her şey allak bullak edildi.

Maalesef başarılı da oldu.

Bütün bunlar yüz yıl içinde gerçekleşti.

Ve bütün bunların sonuçları Osmanlının son dönemlerine denk geldi.

Cami sadece ibadethane olunca toplumsal uyuşmazlıklar ve ayrışmalar arttı.

Mektep sadece dini bilgi ile sınırlanınca devleti yüceltecek, fikir ve sanatı ikame edecek, dünyanın esrarını çözmeye dönük faaliyetleri yürütecek nesil yok oldu.

Diğer taraftan, fen alanında eğitim alan ama dinden bihaber yetişen bir kanat da din düşmanı olarak yetiştirildi.

Çok ama çok özetle böyle oldu dostlar.

Kısacası bugün İslam coğrafyasında süregiden kan ve gözyaşının temelleri buralara dayanmaktadır.

Cami ve mektep gitti. Medeniyet çöktü.

Sonra bize, kendi barbarlıklarının eseri ve sömürü düzenlerinin ilacı hükmündeki zehirlerini ilaç diye yutturdular.

Peki, bu düzen hala devam ediyor mu?

Evet.

Hem de bütün hızıyla.

Mektep “okul” olarak devam ediyor ve yüklüce bir müfredatla; düşünemeyen, eleştiremeyen, büyük hayaller kuramayan nesiller yetiştirmeye devam ediyor.

Cumhurbaşkanımız müfredatta büyük bir değişim şart diyor ama düzenin gizli ve gizemli çarkları hala küçük fırça darbeleri ile göz boyamaya devam ediyor.

Evet, müfredatta büyük ve köklü değişim şart. Artık “Ortodoks Eğitim” siteminden vazgeçmemiz gerekiyor.

(Sadece eleştirip kenara çekilmiyorum. Projem de var, önerilerim de.)

Cami ise sadece Cuma namazları için uğranılan, o da tam ezan okunurken sürüne sürüne girilen, kimsenin kimseye selam vermediği, beş dakikalık hutbenin bir asır sürmüş gibi dinlenildiği ve iki rekâtlık farzın ikinci selamının bitmesini bile beklemeden kapılarda izdiham oluşturulan bir yer haline geldi.

Peki, bu halen devam ediyor mu?

Kısmen. Çünkü özellikle Cumhurbaşkanımızın önerilerini daha iyi değerlendiren bir Diyanet İşleri Başkanı var.

Camilerin hayat olması ve tekrar o güzel günlerdeki işlevine dönmesi için mücadele eden bir başkan.

Geleceğimiz olan çocuklarımızı camiye çekmek için mücadele eden, elini taşın altına koyan bir başkan.

Bu mesele çok su götürür, uzattım, farkındayım.

Netice-i kelama gelecek olursak;

Mektep için mücadele eden bir Cumhurbaşkanımız ve Cami için yüreğini ortaya koyan bir Başkanımız var. Bir de onların amacını, hedefini ve davasını algılayabilen Anadolu İrfanı ile mücehhez bir millet.

Geriye ne kalıyor?

Bu güzel yöneticilerin, halkın irfanı ile birleşen davalarını icraata dökecek heyet-i memurin.

Peki, bu heyet hazır mı?

Hazır olmak zorunda.

Ya olacak ya da olacak.

Unutmayalım;

Bu medeniyet düştüğü yerden kalkacak.  Cami ve mektep ihya olacak, din ve pozitif ilimleri barıştıracak, düşünce dünyası yeniden İslam aydınlığı ile yoğrulacak ve önce Büyük Türkiye, sonra Ümmet dirilecek.

Tamam da risklerimiz yok mu?

Var.

Sömürü düzeninin beslemesi her türlü sol, ulusçu, dinimsi yapılar; dünyevileşen samimi dindarlar, paranın ve lüksün sunduğu imkânlarla gevşeyenler vs…

Kimi cami kapansın ister, kimi cami çocuklara kapalı olsun diye inler. Kimi de feto gibi bu milletin otuz yıllık insan kaynağını alıp, götürüp haçlılara hizmetkâr eder.

Ne olursa olsun, bu açıklar kapatılacak, camiler eski işlevine kavuşacak; okula dönüşen mektepler yeniden ihya olacak (ki en güzel örneği imam hatiplerdir.),  dünya İslam kültür ve medeniyetinin sunduğu huzuru yeniden tadacak.

Bunlar sadece benim temennilerim değil, gidişatı okuyabilenler için birer vakıadır.

Allah yar ve yardımcımız olsun. Bu kutlu davayı dert edinenlere selam olsun.

Kalın selametle…